KİŞİLİĞİN GELİŞİMİ, OLUŞUMU VE KİŞİLİK BOZUKLUKLARI

Kişilik konusunda, sağlıklı bir bilgi sahibi olabilmek için şüphesiz dünden bugüne kişilik tanımları, bu konuda yapılan araştırmalar, bilimsel çalışmalar ve deneyimler, kişilik kuramcıların görüş, düşünce ve önerileri, bize yol gösterip; ışık tutacaktır. Bu güne kadar kişilik konusunda yapılan çalışmalara kendi araştırmalarımı, çalışmalarımı ve deneyimlerimi de ekleyerek; okuyucularıma, meslektaşlarıma yararlı olacağını umarak;  mümkün olduğunca sade ve anlaşılır bir üslupla kişilik nedir, nasıl oluşur ve nasıl gelişir. Bireylerin doğumdan başlayarak, yetişkinliğe kadar ki süreçte, sağlıklı ya da sağlıksız kişilik oluşumuna katkıda bulunan başta çekirdek aile ve bireyleri, sonra yakın çevresi ve toplumsal çevresini oluşturan bireyler, bunların kişilik oluşumuna, olumlu ya da olumsuz katkıları ve yetiştiriliş biçimlerine göre sağlıklı ve normal yada sağlıksız, hastalıklı ve anormal kişilik özelliklerinin nasıl bir kuşaktan, diğer kuşağa aktarıldığı, kişilik bozukluklarının sınıflandırılması, “ DSM-III-R”  özellikleri ve ayırıcı tanımlamaları, düzeltme yöntemleri benim hazırladığım ve yıllar süren araştırma ve çalışmalarımın ürünü olan Türkmen Kişilik Envanterinin sonuçlarını ile yayınlamayı düşündüm. Umudum odur ki, öncelikli olarak doğumdan çocukluğa, çocukluktan ergenliğe, ergenlikten genç yetişkinliğe geçiş sürecinde, sağlıklı kişilik özelliklerine sahip bireylerin yetiştirilmesine, yetişmekte olan genç kuşaklara ve evrendeki kendini bu alanda yetiştirmek gayret ve çabası içinde bulunan, kendini yetiştirmek ve deneyim kazanmak isteyen araştırmacılara, bilim adamlarına, kısacası bu eser başta ülkemiz olmak üzere, dünyamıza ve evrende yaşamın olduğu çeşitli dünyalarda yaşayan, düşünen canlılara ışık tutar, rehberlik eder ve gerekli katkıları sağlar. Şimdi sırasıyla kişilik, kişilik oluşumuna zemin hazırlayan faktörler ve kişilik tanımlarının, dünden bugüne tarihsel gelişimine bir göz atalım.

       Shirley ve Gesell’in 1928 yılında yaptıkları araştırmalarda, kişinin temel gelişim, hız, yön ve niteliğinin her şeyden çok kalıtımla geçen özelliklere ve genetik etmenlerin işleyişine bağlı olduğunu; bütün kişilik belirtilerinin şu veya bu derecede genetik etmenlerin etkisinde kaldığını belirlemişlerdir. Özellikle bazı akıl hastalıklarında bu özelliklerin belirgin olduğunu öne sürmüşlerdir. “ Gesell ve Shirley-1928. Bazı akıl hastalığı belirtileri özellikle Şizofreni, Manyak- Depresiv Psikoz”

   1958 yılında Kallman’ın bulguları, bu görüşü desteklemiş şizofrenide aileden aileye kalıtımın etkisinin varlığını kanıtlar gibi görünmekle birlikte, çekinik karakterli genler yolu ile geçmediğini çok sayıda gen yolu ile geçtiğini belirlemiştir. Ancak kişi yaşamını şizofrenin oluşmayacağı elverişli koşullarda sürdürdüğünde bu kalıtsal eğilim ortaya çıkmayabilmektedir. Özellikle şeker hastalığı, kan basıncı yüksekliği gibi bedensel hastalıklara kalıtsal eğilim gösteren kişilerde, genel yaşam koşulları bu hastalıkların oluşmayacağı biçimde düzenlendiğinde, bu hastalıklar ortaya çıkmamaktadır. Kısaca bazı hastalıklarda, kalıtsal faktörler rol oynasa da çevresel faktörler düzenlendiğinde ortaya çıkma olasılığı azalmaktadır.

      Kişilik, insanı başkalarından ayıran bireysel özelliklerin tümünü yansıtır. Kişiliğin iç yapısı, insanı diğer bireylerden ayıran bireysel özelliklerini içerir. “Fiziği, ilgileri, becerileri, huyu, yetenekleri, davranışları, güçlü ve zayıf yönleri vb.” Kişiliğin dış yapısı, bireyin kendini tanımasını sağlayan özelliklerini içerir. “  Fikirlerin, tutumların meydana getirdiği, sistemli duygusal, güdüsel ve dürtüsel, eylemsel ve bilinçli, bilinçsiz tüm eğilimlerini kapsar.”

     Kalıtımın kişiliğin bazı özelliklerinin oluşumunda, en etkili olduğu alan bedensel özelliklerinin oluşumu ile ilgilidir. “ Etkinlik düzeyi, duyarlılık ve uyum özeliklerinin belirlenmesinde etkilidir.” İnsan kalıtımın dışında milyonlarca yıllık toplumsal evrimin sonucu yaşadığı doğa ile birlikte; kuşaktan kuşağa aktarılan, toplumsal ve kültürel çevrenin özelliklerine uygun ortak kişilik özeliklerini oluşturur. İçinde bulunduğu kültürel çevrenin belirgin ve kendine özgü özellikleri, kuralları, inançları ve kendilerinden beklenen toplumsal rol ve görevleri vardır. Bu nedenle toplumsal roller gruptan gruba değişiklik gösterir. Süreç içinde toplum içindeki durumu ve koşulları değiştikçe rollerde de değişiklikler oluşur. Toplumca belirlenen, kabul edilen, onaylanan, kendilerince olumlu özellikler olarak düşünülen davranışlar ve roller,  “ Bir grubun bu özellikleri, farklı gruplarca olumsuz, kabul edilmez, onay görmez olabilir. “ grubundaki diğer bireylere, benimsetilmeye ve öğretilmeye çalışılır.  Bu yönü ile her birey grup ya da toplum içindeki diğer bireylerle etkileşim içindedir. Bu etkileşim önce aile bireyleri arasında başlar, sonra toplumun iletişim, etkileşim durumunda olduğu diğer bireyleri ile devam eder. Bu nedenle her bireyin içinde bulunduğu koşullar, aile ilişkileri, yetiştiriş biçimlerindeki farklılıklar kadar bireyin istek, öğrenme ve yapma ya da uygulama denilen benlik işlevleri farklılıklar taşır. Özdeş ikizler bile bedensel yönden aynı özellikleri taşırken, kişilik olarak farklı özellikleri kazanır ve taşırlar.  “ Coleman ”

    Her bireyin kişilik özelliklerinin belirlenmesinde aile çevresi ve toplumsal çevresi önemli rol oynamaktadır. Ancak, bireyin kendisi ve çevresindeki olaylar hakkında görüş ve düşünceleri,  bunların nasıl oluştuğu; kendi dünyasındaki olanaklar, değişim ve gelişmelerin ne ölçüde ve nasıl gerçekleşeceği; bireyce nelerin doğru nelerin yanlış, nelerin iyi nelerin kötü olduğu, nelerin onay göreceği, nelerin onaylanmayacağı vb. konularda inançları, düşünceleri ve bireyin yönelişleri, farklılıklar taşır. Bu farklılıklar bir taraftan davranışlara yön verirken, diğer taraftan içsel denetimi gerçekleştirir. İçsel denetimin yeterince gerçekleşmediği durumlarda, toplum kendi düzenini korumak için kısıtlayıcı ve engelleyici önlemler alır. Bireyin nasıl bir insan olması gerektiği, ona algılama, düşünme ve davranışlarında bir değişmezlik sağlar ve yalnız o bireye özgü bir yaşam biçimi oluşturmasının gerçekleştirir. Bu nedenle, kimlik geliştirme süreci ve kişiliğin taşıyacağı özellikler kişiden, kişiye değişiklikler gösterir.

       Bireylerin, kişilik özellikleri kendine özgü, belirgin,  süreç içinde güç değişen, tutarlı ve yapılaşmış özelliklerinden oluşur. Sosyal çevresi etkileşiminde gösterdiği tutum ve davranışlar her bireyin kişilik yapısı ile ilişkilidir.

              Kişilik kavramı, bireyin kendine özgü olan ve başkalarından ayırt ettiren, uygun yaşam biçimini oluşturan bilinçli ya da bilinç dışı biliş” cognition” duygularının ve davranış örüntülerinin tümüdür. Bu özellikler bireyin bilme, düşünme, algılama biçimi, “cognitive style “ belli durumlarda belli duygusal tepki gösterme yetileri, engellenme ve çatışmalar karşısında baş etme “coping”  ve savunma düzenekleridir. Psikanalizde kişilik ve karakter eş anlamda kullanılmaktadır.” Orhan Öztürk- 1988”

       Tüm bu tanımlara dayanarak, kişiliğin tanımını yapacak olursak. Kişilik, Bireyin sosyal çevresi ve diğer bireylerle ilişki, iletişim ve etkileşiminde ortaya koyduğu; varlığını korumak, ayakta kalabilmek için verdiği mücadele ve uyum sağlama süreçleridir. “ İlgi, istek, duyuş, tutum, algılama, düşünüş, tepkileri, davranışları vb.” Kısaca, bireyi, birey yapan ve diğer bireylerden ayıran özelliklerin bütününden oluşur. Kişilik oluşumunda, bazı akıl hastalıklarında kalıtsal faktörler etkili olmaktadır. Kişilik doğuştan başlayarak, bireyin gelişimi boyunca sürmektedir. Bu nedenle her birey farklı kişilik özelliklerine sahiptir. Kişiliği daha iyi anlamak ve irdeleyebilmek, kişilik bozukluklarının oluşum nedenlerini anlayabilmek için geçmişten günümüze, kişilik kuramlarını bilmemizde yarar vardır. Oldukça geniş olan bu kuramları, temel ve ayırıcı özelliklerini; özetin, özetini oluşturmaya çalışarak, oldukça kısa bilgiler vermeye çaba gösterdim.  “Özellikle, bireyin gelişiminde, çocukluk dönemi ve bu dönemdeki birinci kritik dönem ile ikinci kritik dönemi oluşturan ergenlik dönemindeki; bireysel gelişimi ve özelliklerini bilmemiz gerekir. ”

                                                        KİŞİLİK GELİŞİMİ

      Kişinin, bir canlı varlık haline geldiği süreç de üç önemli aşama geçirir. Var olma kıvılcımı olan ya da sayılan döllenme, fiziksel olarak bireyleri diğerlerinden ayıran doğma ve Benliğin Gelişimi sürecidir. Çocuğu incelemenin ve anlamanın ise iki boyutu bulunmaktadır. Çocuğun büyüme ve davranışlarının nesnel boyutları, diğeri yaşantısının öznel boyutlarıdır. Çocuk tarafından bilinen, yaşantısının öznel boyutlarını içeren bütün süreçlerin toplamına benlik denir. Çocuğun, ben ve benim dediği şeyleri içine alır; benliği kuran fikirler, tutumlar, davranışlar güdülenmede rol oynarlar ve diğer zihinsel durumlar; çocuğun yaşantısının ürünü, aynı zamanda yaşantısının bir parçasıdır.

      Çocuk kendini değerlendirirken, özellikle anne- babanın etkisinde kalmaktadır. Anne- babanın çocuk üzerindeki etkisi yalnız duydukları ve düşündükleri, yaptıklarına bağlı değil, değerlendirmelere de bağlı olmaktadır. Çocuğun sağlıksız gelişimi ve kusurlu anne baba tutumları, uyumsuzlukların başlıca kaynağını oluşturur. Çocuklarına sevgi ile yaklaşıp, büyütmeyen ya da çok az sevgi gösteren, çocuklarına çok karışan, kötü davranan, suçlayan, cezalar veren, her şeyine karışan çocukların tepkisel davranışlar geliştirdiği ve sağlıksız, kişilik ve psikolojik sorunları olan, uyumsuz bireyler olarak topluma kazandırıldıkları saptanmıştır. Karşıt tutum ve davranışlarla, büyüyen çocuk sağlıklı, kişilikli, sorunsuz ve uyumlu bireyler olarak toplumda yer almaktadırlar. Çocuğun benlik kavramı, büyüklerin tavır, tutum ve davranışların yansımasıdır. Anne- babanın “Ebeveyn”  itici tavır, tutum ve davranışları, çocukta değersizlik duygularının gelişmesini sağlar. Bu ortamda büyüyen çocuğun olumlu görüşler geliştirmesini düşünmek olanaksızdır. İstenilen ya da beklenilen davranışları gerçekleştiren çocuğun mutlaka desteklenmesi ve ödüllendirilmesi gerekmektedir. Ebeveynlerce desteklenmeyen ve onay görmeyen ya da aşırı korunan çocuk, neyin doğru neyin yanlış olduğu ayrımını yapmakta zorlanabilir. Sonunda tamamen umudunu yitiren çocuk ebeveynlerin onayını alma çabasından vazgeçer ki çocuğu bu aşamadan sonra denetlemek olanaksızlaşır ve güçleşir. Bebeğe karşı soğuk ve itici davranan annelerin bebeklerinin huzursuzluklar yaşadığı, beslenme güçlükleri çektikleri, altlarını ıslattıkları saldırgan eğilimlerde bulundukları saptanmıştır. “ Sears ve Levin 1957”  Bu saldırgan, isyan edici, düşmanca tutum ve davranışların altında yalnızlık duyguları yatmaktadır. Bu tutumlarını ve davranışlarını yalnız çevreye ve topluma karşı yapmakla kalmaz, ebeveynlere karşı da gösterirler. Alt gelir grubu denilen fakir aile çocuklarının ailesinden utanmasının asıl nedeni, çocukluğunda gerekli ilgi ve sevgiden yoksun bırakılmasından kaynaklanmaktadır. Bu nedenle ekonomik sıkıntılar, bazı istisnalar dışında çocuk iticiliğinin en büyük nedenini oluşturmaktadır.  Şayet, anne ve baba iyi yetişmiş ve kendini iyi yetiştirmişse;  tüm olumsuz koşullara rağmen, çocuklarına gerekli ilgi ve sevgiyi gösterip, dengeli davranışlarda bulunacakları ve ellerinden geldiğince, çocuğun ihtiyaçlarını karşılamaya çaba göstereceklerdir.  Bu şekilde ebeveynlerce yetiştirilen çocuk, olumsuz koşullarda içinde bulunduğu olumsuz koşuların farkında olarak, beklentilerini sınırlayacak, daha azı ile yetinerek, bu durumu ve koşulları kabullenecektir. Bunun sonucu olarak her koşulda, ebeveynlerine ve topluma karşı, saldırgan ya da düşmanca davranışlar geliştirmeyecektir. Çocuğa karşı gösterilen, itici ve ilgisizlik kadar aşırı koruyucu ebeveyn tutum ve davranışları, çocuğun sağlıklı kişilik gelişimini engellediğinden diğer bir iticilik biçimidir.  Bu tür ebeveynler, çocuklarını, aşırı hoşgörü ve şımartmaları sonucu, onların büyümesine ve olgunlaşmasına izin vermeyerek, kendilerine bağımlı hale getirerek; kişiliği gelişmemiş bireylere dönüştürürler. Çocuğumuz için en iyisini yapalım derken, bilmeden ve istemeden, aslında çocuklarına yapacakları kötülüklerin en büyüğünü yaparlar. Sonuçta, çocuk ebeveynleri yönetmeye başlar, hak tanımaz olmakla kalmaz, sonu gelmez isteklerle çevresindekileri bıktırır. Aşırı hoşgörü ve disiplinsiz yetiştirilen bu tür çocuklar, topluma karşı sömürücü ve otoriteye karşı başkaldırıcı davranışlarda bulunurlar. Açık itici ve ilgisizlikten kaynaklanan, katı disiplin, ceza ve kısıtlayıcı davranışlarla yetiştirme biçiminde; ailesine karşı saldırgan, isyancı, kavgacı, düşmanca davranışlar geliştirmekle kalınmayarak; bu tür olumsuz davranışları diğer insanlara ve topluma karşı yönlendiren kişilik özellikleri, istenilmeden kazandırılmış olur.

    Ayrıca,  Çocuğun anne ve baba dışında değerlendirmesini etkileyen bir diğer faktör, yakın çevresini oluşturan arkadaş ya da akranlarıdır. Çocuğun, ne olması gerektiği ya da ne olmak istediği arasında bir miktar ayrılık olması kaçınılmaz ve sağlıklı bir olgu olarak düşünülebilir. Çocuk kendi keşiflerinin dışında diğer çocukların, yetişkinlerin devamlı uyarıları sonucu kendi sınırlılığını öğrenmektedir. Bu öğrenme, ikazlar ve örnekler yoluyla gerçekleşir. Çocuğun kendini değerlendirmesi etkileyen, yalnız bu açık ya da kapalı uyarı ve örnekler değildir. Çocuğun ne olduğu ya da ne olması gerektiği, beklentileri ya da beklentilerinin neler olması gerektiği, kendini ne olarak görmek istediği ya da nasıl görülmesi gerektiği, ondan ne umuyorlar ve hangi davranışlarını yargılıyor ya da yargılamıyorlar vb. arasındaki önemli ya da önemsiz farklılıklar kendini değerlendirmede önemli rol oynamaktadır. Ancak bütün bu çabalara rağmen, anne- babalar çocuklarının, kendilerini örnek almasını istemeseler de çocuğun ebeveynlerini taklit etmesi sonucunu değiştirmeleri mümkün olmamaktadır.

      Benliğin en şaşırtıcı fakat önemli yönlerinden biri büyüyen çocuğun kendini gelecekte ne olarak görmek istediğidir. ”Olgusal Benlik” İdealleştirilmiş benlik, uğruna çaba harcanan bir amaç olmaktan çok kendi gözündeki gerçek benliğidir. Çeşitli araştırmalara göre kendini olumlu gözle gören kişilerin, başkaları için de olumlu fikirler beslediklerini ortaya koymuştur. Benlik sevgisinin, başkalarını sevmekle bütünleşmesi ve başkalarını sevme yeteneğinin kişinin kendini sevme yeteneğini gerektirmesi şeklinde özetlenebilir. Gerçekçi bir öz algılama, çocuğun yalnız toplumsal kabulü ile değil kişisel uyum ile bağıntılıdır. Kendini değerlendirmede yüksek doğruluk derecesine erişin çocukların, sevilen, güvenilir, uslu ve uyumlu oldukları; kendilerini yanlış değerlendirenlerin, güvensiz, edilgin, bağımlı ve uyumsuz çocuklar oldukları söylenebilir.

         İnsanda kişilik gelişimi, bireyselleşme ve toplumsallaşma süreçlerinin birbirlerini etkilemesi sonucu oluşur. ”Evrimsel, olgunlaşma ve öğrenme süreçleri”. Çocuk, genelde aşama, aşama gelişerek; 12 ile 14 aylıkken yürümeye ve aşamalı biçimde artan sözcük dağarcığı ile aşama, aşama konuşmaya başlar. Ancak hangi dili konuşacağını, anne-baba ve toplum belirler. “Günümüzde daha erken gerçekleşmektedir.” Bu evrimsel olarak önceden saptanmıştır, öğrenmeden bağımsız, ancak olgunlaşmayla ilişkilidir. Bireyselleşme, toplumsal çevrenin sağladığı öğrenme, eğitim ve yaşam deneyimleri ile bireysel davranışların biçimlenmesini ve toplumsal davranış örüntülerinin oluşmasını sağlar.

    Bireyin kişiliğinin gelişmesini, motor, bilişsel, duygusal vb. yönlerini; nesne ilişkileri özelliklerini, yaşam sorunları engellenmeler, çatışmalar, zorlanmalar, baskılar vb. bunlarla baş etmek, üstesinden gelmek için geliştirdiği uyum ve savunma biçimlerini, davranışlarını bir bütün olarak değerlendirmek gerekmektedir. Kişilik gelişimi konusunda en büyük katkıyı Freud ve onun izleyicileri yapmıştır. Freud, aynı zamanda modern psikolojinin babası sayılır. Kişilik ve kişiliğin oluşumunu daha iyi anlayıp, yorumlayabilmemiz için kişilik kuramlarını incelemekte yarar bulunmaktadır. ”Çocuk Psikolojisi- Prof.Dr. Arthur T. Jersıld-1968”

                                                           KİŞİLİK KURAMLARI

  1. SİGMUND FREUD VE PSİKANALİZ KURAMI:

  Çok eski çağlarda ilkel insan, doğa, doğa olayları karşısında o kadar çaresizdi ki, korku ve güvensizlik içinde, karşılaştığı sorunlarla baş edemeyerek, yetersizlik ve çaresizlik içinde; sorunlarına, doğaüstü güçlerle çözüm aramayı tercih etmiştir. “ Tüm yaşadıkları hastalık ve sorunları doğaüstü güçlere bağlanmışlardır. Animistik düşünce biçimi” Birey kendini güçsüz ve güvensiz kılan nedenleri kolayca tanımadığı ve bilmediği için sorununu çözmek, sorunlarından kurtulmak için büyü, kötü ruhlar ve doğaüstü güçlere “cin, peri, şeytan vb.” inanmıştır.” Şamanizm”

    Hipokrat ilk çağlarda, epilepsinin ve histerinin; kötü ruh ve doğaüstü güçlerle değil cinsellikle ilgili olduğunu ilk savunan olmuştur.

  1. yüzyılda, bilimlerde ki gelişmeler “fizyoloji, nöroloji, anatomi, kimya vb.” ruhsal hastalıkların, kötü ruh ve doğaüstü güçlere bağlayan, bağnaz düşünce ve inançların etkisini yitirmesine ve ruhsal yapı ve davranışların kökeninde organik etmenler bulunduğu, beyin işlevlerindeki bozukluklardan kaynaklanacağı görüşleri egemen olmuştur.  Psikanaliz kuramı  “ Beyin patolojisinin ve davranış bozukluklarının tek nedeni olduğunu “  daha önceki görüşe karşı çıkan; yeni bir devrimci düşünce olarak ortaya çıkmıştır. Psikanalistler, günlük yaşamda olağan nitelikte, bazen kişiye aşılamaz görülen; engellemeler ve çatışmaların bulunduğunu, bu durumlara uyum yapma çabalarında; sağlıksız yollara başvurabileceğini; bu durumdan kurtulmak için hipnoz, telkin vb. yöntemleri kullanmış ve araştırmalar yapmışlardır. “A. Mesmer, Histerik kökenli birçok duyu bozukluklarını ve felçleri telkin ve hipnoz yöntemi ile iyileştirmeyi başarmıştır.”

     İşte Freud ve Charcot’ u “ Histeri belirtilerinin çoğunun nörolojik kökenli olması gerektiği, diğer yandan histerik bayılma nöbetlerinin psikolojik nedenlerden kaynaklandığı; hastanın zihninde oluşan bazı düşüncelerle ilintili olacağı ”  görüşlerinin uyuşması, onları bir araya getirmişti. Ayrıca, Freud’un histeri patolojisine ilgisi, Breuer ’in dikkatini çekmiş ve onunla ortak çalışmasına zemin hazırlamıştır. Daha sonra Freud çalışmalarını tek başına sürdürmüş ve küçük bir meslektaş grubu ile 1902 yılında, Viyana Psikoanaliz Derneği kurulmuştur.

  1. Zihinsel “Topografik”  Kişilik Kuramı:

      Rüyaların Yorumu adlı ilk eserinde:  Freud, kendi kişiliğini çözümlemeye odaklanmış ve kendi iç dünyasına inebilmek için rüyalarını kullanmıştır. Serbest çağrışım uygulamalarında, rüyaların belirli bir anlam taşıdığını, bu anlamın genellikle maskelenmiş biçimde görüntülendiğinin farkına vardı. Hastalar, uyanıkken yaşadıkları olayları anlatırken; çağrıştırmadığı birçok bastırılmış duygu ve anıyı dile getirebiliyorlardı. Freud rüyaları,” Bilinçdışında gizlenen isteklerin, bilinç düzeyinde anlatımı olarak tanımladı.”

    Freud, önce bilinç, bilinç öncesi ve bilinçdışı terimlerini kullanırken dış dünyamızı,  beyindeki bölgelere karşılık gelen, bölmesel ya da topografik terimini kullanarak açıklamıştır. Daha sonra bu süreçleri, zihin süreçlerinin nitelikleri anlamında kullanmıştır.

     Freud, ruhsal yapıyı bir buzdağına, buzdağının suyun üstünde görünen küçük bölümünün bilinç bölgesini oluşturduğunu, bilinç, dış dünyadan ya da bedenin içinden gelen algıları, düşünce süreçlerini ve heyecanları fark eden zihin bölgesidir. Gerçeklere uyumu önde tutan ve mantıksal düşüncenin egemen olduğu, gerçeği değerlendirme yetisi ile dış gerçekte olanla, zihinde olanı birbirinden ayıran bölümüdür. Bilinç öncesi  “ Ön Bilinç”, dikkatin zorlanması sonucu bilinç düzeyinde algılanan, zihinsel olayları süreçleri içeren, gerçek sorunları çözmek için gelişmiş düşünce biçimlerinin dışında, düş kurma, hayal etme gibi ilkel süreçlerden meydana gelir.  Bilinçten silinmiş sanılan, kişinin bilincinde bir anda ayırt edemediği birçok düşünce ve anıları vardır. Bunlar bilinçli bir çaba ile tekrar çağrılabilir.

      Suyun altında kalan ve bilinçli algılamanın dışında kalan tüm zihinsel olayların oluştuğu büyük bölümü, bilinçdışı bölgesini oluşturur. Bilinçdışı, gerçeğe ve mantığa uymayan insanın içinden geldiğince doyurmak istediği, bilinç düzeyinde geçerli olan törel inançlara karşı çıkan bilinçdışı dürtü, istek, bastırılmış düşünce, davranış ve gereksinimlerden oluşur. Bu geniş bilinçdışı bölgesinde, bilinç düzeyindeki düşünce ve davranışları yönlendiren büyük bir güç bulunmaktadır. Bozuk, normal dışı davranışlar, gerçekte kişinin içsel çatışmalarından kurtulmak için gösterdiği yetersiz çabaların belirtileridir. ” Ağrı, açlık, susuzluk ve idrar kesesinin dolması vb. “ uyaranlar yalnız rüya içeriğinin biçimlenmesinde etken olabilirler. Zihin bilinçdışı bölümüyle, bilinç ötesi sınırın korunması için savunucu olarak sansür uygular. Böylece bilinçdışındaki isteklerin, bilinç düzeyine çıkmasını engeller. Rüya görülmeden önceki günlerde, yaşanan duygu ve düşüncelerin kalıntıları bilinçdışında etkinliklerini sürdürmeye devam ederler, uyku anında rüya içeriğinin bir parçası durumuna gelirler. Bazı düşler, özellikle çocukluk çağına ait bastırılmış istekler, düşmanlık, suçluluk duygusu ile ilişkili olmasına karşı tüm rüyalar için bunu söyleyemeyiz.

     Beden bölgeleri ve işlevleri, aile üyeleri, doğum, ölüm vb. çeşitli nesne ve kavramlar, rüyada doğrudan değil bir şeyin yerine geçen; gerileme ya da simgelerle anlatım bulur. Simgeleştirme çocukluğun ilk dönemlerinde kullanılan anlatım biçimleri, benin ilkel halidir. “ Para dışkıyı, pencere kadın cinsel organı vb ” Simgeler, yasaklanmış ve baskı altına alınmış yani kabul edilemeyen duyguları maskelerken, diğer yandan kısmen boşaltılmasına ve doyum sağlamasına olanak sağlamaktadır. Ruhsal enerji, yön değiştirerek, gerçek olayları simgeleştirir. Simgeler zararsız oldukları için sansür mekanizmasından etkilenmezler.” Ancak,  uyku anında bu sansür gevşer ve bilinçdışındaki bazı duygu ve düşüncelerin önce biçim, yön değiştirdikten sonra sınırı aşmasına olanak tanır. Bu nedenle rüya gören kişinin algıladığı imgeler, sınırı aşmış bilinçdışı duygu ve düşüncelerin maskelenmiş durumudur. “ Bu gizli içerik yani simgeler bir enerjinin bir nesneden diğerine aktarılmasını sağlarken, bilinç dışındaki dürtünün amacı değişmez.  “ Annesinin yerini yabancı bir kadın simgesi alabilir.” Bilinçdışındaki türlü istekler ve dürtüler birleştirilerek, rüya içeriğinde görülür tek bir imgeye bağlanır. Daraltma, Çocuk, rüyasında korkunç bir yaratık görüyorsa, bu yalnız babayı simgelemez, annesinin ya da büyüklerin bazı yönlerini hatta kendisinin düşmanca dürtülerinin yansıtmaları olabilir. Yansıtma, kendi bilinçdışından kaynaklanan, ancak kabul edilir nitelikte olamayan istek ve dürtülerin, diğer kişiden kendine yöneltiliyormuş gibi görmesidir. Aslında bu kendi dürtülerini yönetmek isteyen başka biri değildir. Hiç kuşkusuz, bilinç, bilinç öncesi ve bilinçdışı arasında süreklilik ve bağlantı ve aralarında zamana ve koşullara uygun değişen bir etkileşim vardır.

 2.Yapısal, İçgüdüsel Kişilik Kuramı:

    Freud’ un geliştirdiği kurama göre, enerji ile kişilik “Ben, beden” arasında içgüdülerimiz bulunur. Organizmanın içinden kaynaklanan içgüdülerin fizyolojik ihtiyaçlarımızı ve gereksinimlerimiz karşılayan uyaranların psikolojik etkileri sonucu; zihin kendisine bağlı olan bazı organları harekete geçirir. İstek, davranışı güdülendiren ve davranışın yönünü belirleyen etkendir. Enerjinin korunması yasasına göre ruhsal enerji fizyolojik ya da fizyolojik enerji ruhsal enerjiye dönüşebilir. Kişilik üç ana sistemden oluşur. “ İd, ego, süperego ” Davranış, bu üç sistemin karşılıklı etkileşiminin ürünüdür. Sistemlerden biri diğerinden ayrı ve tek başına çalışamaz.

a)İd “ Alt Benlik: Kişiliğin, kalıtımsal olarak gelen ve doğuştan var olan yapımızda yerleşmiş, dürtüleri, “ cinsel, saldırganlık vb.” doğuştan var olan psikolojik gizil güçlerin tümünü, diğer değişle ilkel karanlık, erişilmez, nesnel gerçeklikten bağımsız; kişiliğin, biyolojik ve temel sistemini temsil eden, öznel bir yaşantı dünyasıdır.

      Heyecan dolu kaynayan bir kazana benzer. Refleks dediğimiz eylemler “hapşırma, göz kırpma, esneme vb.”  istem dışı hareketler, içgüdüleri de içeren, enerjisini bedensel güçlerden alan, ruhsal enerji kaynağı olan id, diğer iki sistemin çalışması için gerekli gücü sağlar. Nesnel gerçeklerden bağımsız, tamamen öznel yaşantılara dayalı, bilinçdışı süreçler ve kuralsızlıklar egemendir. Dış dünyanın gerçekliği ile hiçbir bağlantısı yoktur. Kaynağını bedensel uyarılamaya gereksinmeden alır. “ İçgüdü: Biyolojik uyarılmanın, psikolojik anlatımıdır. Yaşam içgüdüsü, ölüm içgüdüsü vb.”  Düşüncenin mantık yasaları ve zaman düşüncesi id için geçerli değildir. Hiçbir kısıtlamaya tahammülü olmayan, istek, haz ve arzu giderme ilkesine tabi içgüdüsel ihtiyaçların doyumu için çalışır. İstek davranışı güdülendirmekle kalmaz, davranışları da yönlendirir. Bu yönü ile dürtülerin amacı boşalım ve gerginliğin ortadan kalkması, doyum ve bununla birlikte haz ilkesidir. Bu amacın gerçekleşmesi için organizma engelle karşılaştığında, fazla enerji birikimlerine katlanamaz ve bu durum organizmada gerilim yaratır. Bu istenmeyen hoş olmayan ve doğal olarak acı ve sıkıntı veren durumdan kendini kurtarmak ve gerginliği ortadan kaldırmak için bu enerjiyi bir an önce boşaltarak, gerginlikten kurtulmak isteyecektir. Engellenme oluşturan etkenler, içsel ya da ruhsal “ Yasaklar, suçluluk duyguları, korkuları vb. ”  ya da bedensel etkenler  “güçsüzlük, hastalık, çaresizlik vb.” ve çevredeki engelleyici olay ya da çetin dağa olayları gibi dışsal etkenler “ Afet, deprem, savaş, toplumsal olay, yasaklar vb. “  olabilir. Bütün bu etkenlerin hepsi insan için engelleyici niteliktedir. Engellemenin yalnız bilinçli değil bilinçdışı birçok etkenleri olduğu unutulmamalıdır.

        İçgüdüler, biyolojik uyarılmanın, psikolojik anlatım biçimidir. İçgüdülerin, kaynak, amaç, nesne ve itici güç olmak üzere dört özelliği vardır. Kaynak bedensel uyarılmaya gereksinim, psikolojik temsilcisi ise istektir. İstek davranışı güdülendirir ve kişinin duyarlılığını arttırır. Amaç, bedensel uyarılmanın ortadan kaldırılması, bunun için uygun nesne bulmak ve itici güç ise gereksinim arttıkça güçlenerek hareket geçiren özelliğidir. Gereksinim karşılandıktan sonra kişi daha önceki normal duruma döner. “Geriletici özellik ”  Diğer değişle, içgüdüler belirli bir uyarana karşı kişinin duyarlılığını arttırır ve davranış üzerinde seçici bir denetim kurar. İd, gerilimi bir an önce ortadan kaldırmak için biriken enerjiyi bir an önce atma, boşaltma eğilimi gösterir. Hoşlanma ya da haz alma ilkesi ile çalışan, acıdan kaçınmak ve haz duyma amacını güder. Bu amaçla önce, nesnenin ya da kişinin imgesini oluşturur. ”Aç insana herhangi bir besin maddesinin zihinde görüntüsünü sağlar. İstekleri hemen gerçekleşmezse, saldırganlaşabilir. Bir içgüdünün enerjisi asıl gereksinim duyulan nesne yerine geçmiş bir diğer nesneye yönelebilir. “İçgüdü Türevi”

       İnsan oğlu doğal yapısı gereği esnek, “ İlgilerinin, seçimlerinin, alışkanlıklarının ve tutumlarının çoğu içgüdüsel doyum nesnelerinden saptırılmış anlatım şekilleridir.”  ve kişiliği dinamik bir özelliğe sahiptir. Yıkıcı dürtülerin, çevredeki doğal süreci resimle ifade ederek; yani kağıt üzerinde öldürerek doyum sağlanabilir. Aç kişinin besin uyaranına duyarlılığı artar. Bu durum gerilim yaratır. Gerilimin tek başına giderilemediği durumlarda kişilik yapısının, ikinci psikolojik sistemi olan ego devreye girer.

  1. b) Ego “Benlik”:Kişiliğin kısmen bilinçli olan, idi denetleyen, bedensel ve psikolojik bölümünü temsil eder. Dışarıdan gelen uyaranları algılayan ve aşırı uyaranlara karşı ruhsal yapımızı koruyan, organizmanın gerçek nesnel dünya ile alışverişe geçme gereksinimini sağlayan alt benlik ile dış dünya arasında arabuluculuk yapan bölümüdür. Duygusal algı ile motor faaliyet arasında sinirsel bağlantı nedeniyle; benliğin temel işlevi iradi hareketleri denetlemek, uyum ve kendini korumaktır. ”Aç insanın, bu açlığını gidermesi için yiyeceği arayıp, bulup, yemesi gerekir.” Var olan yiyeceğin imgesi ile gerçeklik algısını ayırması için yiyeceğin görüntüsünü ya da kokusunu duyu organları ile araştıracaktır.  Gerçeklik ilkesinin amacı gereksinim giderilmesi için uygun bir nesne buluncaya kadar, gerilimin boşalmasını ertelemektir. Gerçeklik ilkesi, bir yaşantının gerçekten var olup olmadığını araştırır, hoşlanma ilkesi ise yaşantının haz verici veya acı verici olması ile ilgilenir. Ego, bir plan tasarlar, planın geçerli olup olmadığını araştırır, bazı eylemlerde bulunur. ” Gerçeklik sınaması ”

     Ego, gerçeklik ilkesinin egemenliğindedir.  Bu ilke, iç ve dış uyaranların, koşulların ve gereksinimlerin algılanması ve değerlendirilmesi ile gerçekleşir. Neyin düşünce, neyin olay; neyin hayal, “imge” neyin gerçek olduğunu belirlemek benin işlevidir. Gerçeği değerlendirme yetisinin zayıflaması, benliğin zayıflaması ile paralel gider. Kişiliğin yürütme ve denge organıdır. Bir yandan uyaranlar arasında denge kurmaya çalışırken, diğer yandan engellenme ve çatışmalara karşı savunma düzenekleri geliştirir. “ Aç bir insan önce yiyeceği nerede bulabileceğini araştırır, sonra oraya doğru yola çıkar.” Hangi içgüdülerin ne biçimde doyum bulması gerektiğine karar verir. Bu işlevi yerine getirirken, aynı zamanda idin ve süper egonun birbiri ile çatışma halinde olan istekleri arasında, bir uzlaşma sağlamakla yükümlüdür.   Bu istekler her zaman farklı ve çoğu zaman çelişkilidir.  Bu durumda sık, sık başarısızlık kaçınılmaz olacaktır. Benliğin gelişiminde engellenme ve çatışmaların, olgunlaşmada zorunlu yeri vardır. Engellemelere ve çatışmalara karşı benlik dayanma gücü kazanmakta, daha sonraları karşılaştığı çatışmalı durumları çözmek ve bunaltıya karşı savaşım vermekle olmaktadır. Bunların bazıları örseleyici travmatik olabilir. Bu nitelikteki, engellenme ve çatışmalar, benliğin gelişimini bozan, yavaşlatan, saptıran, durduran ve gerileten süreçlerdir.  Burada benlik kaldıramayacağı kadar yeğin ve şiddetli uyaranlar kümesi ile karşı karşıyadır.

        Benliğin, bu üç efendisini aynı anda memnun etmesi, daha doğrusu boyun eğmesi zor bir iştir.  İdin sadık hizmetçisi olmaya, onunla iyi geçinmeye, ona kendini nesne olarak sunmaya çalışır. İd ile gerçeklik arasında arabuluculuk çabalarında, sık, sık emir aldığı idin bilinçsiz emirlerini akla uygun hale getirmeye, örtbas etmeye, gizlemeye zorlanır. Fazla zorlandığında kaygı ile tepki gösterir. Üçünü bir arada bir organizma olarak düşündüğümüzde, pişmanlık duymayız. Bu kolay olmayan iş egoyu zorlar. Ego aynı zamanda idin bir parçasıdır. İd olmadan varlık gösteremez ve ondan bağımsız davranamaz. Uzun süren çocukluk dönemleri boyunca büyürken, anne ve babaya bağımlı olarak yaşamaktadır. Çocukluk dönemleri tamamlandığında ebeveyn etkisinin azaldığı özel birime bırakır. Bu süper egodur.

   Psikolojik sorunlar, insanların içgüdüsel yaşamın istekleri ile bunlara karşı içimizde uyanan direnmeler arasında çatışmalar, ego tarafından bastırılan şeyler nedeniyle ortaya çıkmaktadır.

  1. c) Süper ego “İdeal Benlik”:Kişiliğin bazı kısımları bilinçsiz olarak hareket eden, ahlaki ve toplumsal bölümünü temsil eden sistemidir. Süper egonun görevi, idden gelen içgüdüsel dürtüleri bastırmak ve ketlemektir. “Bilinçdışında durdurma ve sınırlama”  Özellikle toplumun hoş karşılamadığı, cinsel ve saldırgan dürtülerdir. Egoyu gerçekçi amaçlar yerine,  anne, baba ve toplumun belirlediği, değer yargılarına, “ Kural, yasa, emir, yasak vb.”  törel amaçlara yönelmeye ikna etmek, kişinin nasıl davranması gerektiğini belirleyen ve kusursuz olmaya çaba gösteren bölümüdür. Egonun dış dünya ve id açısından yaşadığı güçlükleri ve çektiği zorlukları dikkate alamadan belli standartlar koyan, bu standartlara uymadığı zaman aşağılayan, suçlayan ve cezalandıran acımasız süper ego, egonun attığı her adımı izler ve denetler. Ego zayıflığını kabule zorlandığı zaman ortaya “Nevrotik Kaygı” çıkar. Çocuk geliştikçe, , kültürel ve etik değerleri kazandıkça,  kendi egosunun her zaman uyum sağlamadığı ideal bir yapıya sahip olduğunu fark etmeye ve kavramaya başlar. Bu süper ego özde ebeveyn yasak, uyarı ve eleştirileri ve standartlarından kaynaklanmaktadır. Birey, çocukluk bağımlılığının uzun süresince, bu ebeveyn, sonra toplumun standartları içe atılmakta ve standartlara uyum sağlamaktadır. Ego, süper egoya erişemediğinde, vicdan rahatsızlığı duyar. “ İdeal Benlik”  Süper ego, id ve egoya karşı çıkarak, onları kendi istediği düzende yönetmek eğilimindedir. Ego, içgüdüsel isteklerin doyum bulmasını erteler, süper ego ise bu isteklerin tümünü engellemeye çalışır.. “Her üçü de, farklı ilkelerle çalışan psikolojik sistemlere verilen isimlerdir.” Olağan koşullarda, bu ilkeler birbirlerine karşıt çalışamaz, egonun önderliğinde bir ekip olarak hareket ederler.  Sonuç olarak bu üç sistem, kişiliğin ayrı parçaları değil, bir bütün olarak işler.

      Korku, utanç duyguları üst benlik gelişiminin öncüleridir. Üst benlik gelişimi önceleri, Oedipus karmaşasını çözmek için yapılan özdeşime bağlanmaktaydı; daha sonraki dönemlerde toplumsal ilişkilerde sağlanan özdeşimler üst benliğin gelişiminde rol aldığını, ancak bu durumdan sadece benliği etkiler, ebeveyn imajları ile süper egonun etkilenmediği  belirlenmiştir. Küçük çocuklarda ahlak diye bir kavram yoktur ve içlerinde haz arayan dürtülerine karşı duran güç yoktur.  Başlangıçta bu güç ebeveyn otorite ve baskısı ile kontrol altına alınır. “sevgiyi kaybetme, cezalandırma vb tehditler” sonraları, ahlaki ve gerçekçi kaygılar, dışsal kısıtlamalar, içselleştirilir, ebeveyn yerini süper ego alarak; cezalandırıp, yönlendirerek aynı görevi yapar.

      Ancak ebeveynden, ayrılan yönü süper egonun iden gelen içgüdüsel istekleri bastırmak, “Toplumun hoş karşılamadığı özellikle cinsel ve saldırgan istek ve arzular.” Egoyu gerçek amaçlar yerine törel amaçlara yöneltmek ve tek yanlı olarak kusursuz olmaya çalışır. Ebeveynin katılığını, yasaklamalarını, cezalandırma ve tehditlerini alırken, buna karşılık sevgi ve bakım konusunu üstlenmediği, üstlense bile bu katılığın değişmeyeceği gerçeğidir. Bu egonun kendini değerlendirdiği taklit ettiği ve kusursuz beklentisini gerçekleştirmeye çalıştığı ego idealinin bir aracıdır. Ebeveynler çocuğun eğitiminde katı ve kusursuz olmaya çalışırlar. Kendi çocukluklarındaki yaşadıkları güçlükleri unuturlar. Kendi çocukluklarında kısıtlamalar koyan ebeveynleri ile özdeşim kurmaktan hoşnutluk duyarlar. Biz çektik onlar çekmesin diye düşünmezler. Ebeveyn modeli üzerine değil, onların üzerine kurulur ve bu gelenek kuşaktan kuşağa aktarılır. İnsan hiçbir zaman bu günde yaşayamaz, geçmişi ve geleceği süper ego yolu ile etkili olur. İnsan yaşamında koşullardan bağımsız, güçlü rol oynar. Böylece çocuğun süper egosu, Üst benlik yargılayıcı yapısı gereği, suçluluk duygusunu oluşturur. Birey toplumca istenmeyen, onaylanmayan ve yasaklanan düşünce ve eyleme giriştiğinde, suçluluk duyar. Kimi bireylerde üst benlik katı, acımasız, affetmez, özür kabul etmez güçte gelişebilir.  Bireyin engellemeler karşı göstereceği tepki, bu engellerden kurtulmak için geri çekilme, dürtü ve nesneleri değiştirme, gerçek nesneler yerine hayali nesneler yaratma, saldırma biçimlerinde ortaya çıkabilir. Doğuştan buyana insanoğlu birçok engeller karşılaşır, süreç içinde bu engellere karşı dayanıklılık ve çeşitli tepki biçimleri geliştirir.   Gereksinimi doyurmak için beklemeyi, ertelemeyi, kimilerinden vazgeçerek ertelemeyi ya da bırakmayı, nesneleri değiştirmeyi, kimi zamanda saldırıya geçmeyi öğrenir. Kişiliğin oluşumunun toplumların tarihsel süreçlerine bağlı olduğu gerçeği, kişilik oluşumunun aileden aileye, toplumdan topluma değişkenlik göstermesidir. Süreç içinde engellenmeye karşı oluşan dayanıklılık, benliğin en güvenilir ve en uyum yapan özelliğine dönüşür. Benlik bu üst benliğin suçlayıcı ve cezalandırıcı yapısı altında ezilir. Bu tür üst benlik yapısı, bireyde ruhsal ve kişilik bozukluklarına çok yumuşak ya da gevşek üst benlik toplum içinde uyumsuz davranışlara sahip, bir benlik yapısının gelişimine zemin hazırlamış olur.

   Hoşunuza giden, düşündüğünüz bir şeyi yapma eğilimi duyarsınız, ama vicdanınız el vermiyorsa bunu yapmazsınız. Çok zevk alacağınız bir şeyi yapmak için eyleme geçersiniz ancak vicdanınızın sesi suçlama, pişmanlık, cezalandırma bombardımanı ile buna mani olur yapmaktan vazgeçersiniz.  Çoğu insanlarda vicdan dediğimiz şey çok az gelişmiştir. ” Süper ego”

  1.   Gelişim “Psikoseksüel Gelişim” Kuramı:

      Freud, kişiliğin gelişimi açısından inceleyen ve kişiliğin temel yapısının oluşumunda, bebeklik ve çocukluk yıllarının önemini belirten ilk kuramcıdır. Psikanalizin ilk günlerinde, kişiliğin oluşumunda cinsel gelişim terimini kullanmıştır. Ancak, bu terimi kullanırken yalnız eşeysel organları “Birleşme ve üretme amacına yönelik duygu ve eylemleri”  içeren dar bir kavrama sınırlamamıştır. İdden yola çıkarak, sevilen, haz veren, doyum sağlayan her nesneyi cinselliğe bağlamıştır. Cinsel sapıklıkları incelerken, cinsel organların dışında, bedenin birçok parçalarının haz kaynağı olabileceğini ve çocukluk çağında da cinsel uyarışların olduğunu belirlemiştir. Doğumdan beş yaşına kadar kişiliğin biçimlendiğini ve beşinci yılın sonunda, altıncı yaşlarda başlayarak, dengeli duruma girer ve bu yaşlardan sonra kişiliğin temel yapısı oluşturur. Düşüncesini öne sürmüştür. Çocukluk gelişim dönemlerinde yaşanan, ruhsal ve cinsel içerikli sorunların, sarsıcı olayların ve saplantıların nevrozların kaynağını oluşturmada önemli rol oynadığının farkına varmıştır. Özellikle cinsel çatışma ve uyarılışların bastırılarak, bilinçdışına itildiğini; ancak analitik yöntemlerle bilinçdışına çıkarıldığını saptamıştır. “Cinsellik Kuramı Üzerine Üç Tartışma-1915”

     Her dürtünün bir amacı, bir nesnesi, bir kaynağı ve amacı boşalma ve doyum olduğuna göre, nesnesi de doyum sağlayacak herhangi bir şeydir. Kaynağı ise cinsel haz veren bedenin bölgeleridir. Çocukluğun ilk yıllarında haz veren en önemli bölge ağız çevresidir. Onun için bu çağa oral dönem adını vermiştir. Çocukluk cinselliğinin ilk belirtilerinin, beslenme, idrar kesesi ve barsak denetiminin kazanılması gibi cinsel nitelikli olmayan bedensel işlevlerden kaynaklandığını, cinsel ve psikolojik gelişimin her biri bir önceki dönemin üzerine kurulan, bir önceki dönemle kazanılan davranışları özümleyen beş döneme ayırmıştır. Her dönemin kendine uygun olan özelliklerini incelemiştir. “ Dürtülerin kaynağı, düzenlenişi, yönelişi, dışa vuruşu, karşılaştıkları engeller ve çatışmalar. ”  Ruhsal ve cinsel gelişim kuramına göre bir dönemin özelliklerini birey yetişkin çağda iken belirgin biçimde yaşıyorsa; bu o döneme saplanmayı ” fiksasyon” gösterir. Bu dönemdeki saplantılar, o dönemdeki kişilik yapısını belirler. ”Oral Kişilik, Anal Kişilik – Çocukluk Çağı Sorunları ”