Geleceğin Eğitimi ” Çağdaş, Bireysel ve Yönlendirici Eğitim Sistemi” -2003 alıntıdır. 1. Bölüm:
I. BÖLÜM
EĞİTİMİMİZ VE EĞİTİM SİSTEMLERİMİZ
1. EĞİTİM SİSTEMİMİZE ELEŞTİRİSEL YAKLAŞIM
Tarihsel açıdan eğitim sistemimizin genel yapısını anımsamaya çalıştığımızda, İlk Türk İmparatorlukları’ndan Hunların Türkçeyi konuşma dili olarak kullandıkları. Daha Sonra Göktürkler döneminde Göktürk Kitabelerinde özellikle Orhun Abidelerinin Türkçe yazılarak, yazım dilinde de kullanıldığını görmekteyiz. Osmanlı İmparatorluğu Dönemlerinde konuşma dili fazla değişikliğe uğramazken, yazılı dil olarak Arapça ve Farsça karışımı olan Osmanlıcanın bir dil olmamasına rağmen yazım dili, olarak kullanıldığını gözlemlemekteyiz. İstanbul’da konuşma dili olarak Öz Türkçe kullanılmaktaydı. Bu nedenle konuşulan dille, yazılan dilin farklılığına ilk defa Ziya Gökalp dikkatleri çekerek, ikisinin de aynı ifade edileceği Latin Alfabesine geçilmesinin doğru olacağını dile getirmiştir. Cumhuriyet Yönetiminin kuruluşu sonrası Atatürk’ün getirdiği Devrimler eğitim açısından dikkate alındığında; en az padişahlıktan yani Saltanattan Cumhuriyet’e; Osmanlıcadan Latin Alfabesine; Halifelikten Laikliğe geçişte; bu büyük devrimlerin yapılması, Türkiye dışındaki ülkelerce Kemalist Devrimler olarak anılmıştır. Diğer bir değişle ülkemizi ortaçağ karanlığından bu devrimlerle yeni bir çağa, aydınlanma çağına geçişi başlatmıştır. Cumhuriyet İdaresinin kabulü sonrası, çok sayıda devrimin yapılmasının diğer bir önemi ilk defa batı dışında batıya yakın bir rejimin İslam olan özellikle geri kalmış ülkelerin yer aldığı Ortadoğu’ya yakın bir bölgede ortaya çıkmasının büyük bir devrim olduğu diğer ülkelerce kabul görmekle kalmamış, takdir edilmiştir. En önemlisi de kadınlara ilk defa Ata türk Döneminde geniş hak ve özgürlüklerin tanınması, Avrupa’da çok sonra bu hakların verilmesi, kadınlar açısından dikkat çekici ve önemli bir devrim olarak Tarih Sayfalarında yer almasına vesile olmuştur.
Eğitim söz konusu olduğunda, ülke eğitimimizi yakından ilgilendiren Dil Devriminin ilk defa iki önemli boyutu oluşturulmuştur. Alfabe Devrimi ile Türk Dili yalnız konuşulan dil değil yazılan dil olarak yer almakla kalmamış, yıllarca cahil bırakılan halk yığınlarının okur yazarlığını arttırmak ve dil olarak bile tanınmayan Osmanlıcayı, Türkçeleştirmek gibi iki önemli boyuta taşınmasını sağlayarak, bu günlere gelişimize ışık tutmuştur. Bu nedenle Osmanlının son dönemlerinde okur yazarlık oranlarının % 6’larda olması, özellikle kadınlarda binde 3-4 gibi olması ne kadar cahil ve eğitimsiz bir nüfusa sahip olduğumuzun acı bir kanıtıdır. Atatürk yaptığı devrimlere Kemalist Devrim denmesine karşı bunun bir ideoloji olduğunu ancak doktrine edilmemesi gerektiği konusunda uyarılarda bulunarak önlemler almak için çaba göstermiştir. Şayet bu ideoloji, doktrine edilerek devrimler sonlandırılırsa; o zaman ileri tarihlerde ve benden sonraki çağlarda yapılan bu devrimlerin devamlılığı niteliğinde yapılacak çağdaş atılımları, gelişmeleri ve düzenlemeleri o zaman dondurmuş olursunuz. Diyerek, devamla, Oysa devrimler devamlılık ister, hep ileri ve daha ileri giderek, aydınlanmaya doğru yol alması gerekir. Bu nedenle unutulmaması gereken şey benim yaptığım devrimlerin sürekli geliştirilmesi zorunludur, demiştir. Bu nedenle Kemalist Devrimlerin devamı olarak kabul edilen ve ülkemizde o günden sonrasında, özellikle bugüne kadar en ilerici, demokratik ve çağdaş Anayasa 1961 Anayasası olmuştur. Kemalist Devrim yalnız Türkiye için yapılırken, Kemalist Devrimlerin devamlılığını ve gelişimini sağlayan bu anayasa; Cumhuriyetin devam ve en gelişmiş şekli olan Demokrasinin uluslararası boyuta taşınmasına katkılar getirmiştir.
O çağlarda ünlü Fransız Aydını, Kemalist İdeoloji için Rusya’ da Lenin’ in Bolşevik Devrimine, Çin’in Maocu Devrimine ve ABD dahil diğer Emperyalist Devletlerin kabul ettiği Liberal İdeolojilere alternatif olarak Kemalist Devrimi bütün bu modelleri ve ideolojileri kabul etmeyen uluslara karşı yenilikçi olduğu kadar aydınlanmada bir çıkış yolu olarak görmüştür. Bu gün günümüzde o eşsiz insan Atatürk’e ve getirdiği Kemalist İdeolojiye karşı çıkılıyorsa, ülkemizin kalkınmasını, gelişmesini ve çağdaşlaşmasını istemeyen ülkelerin, ülkemize geriye, çağdışına ve özellikle ortaçağın karanlığına götürmek isteyen emperyalizmin plan ve oyunlarından, özellikle bir şekilde bu oyunlara gelen yerli işbirlikçilerinin ülkemiz üzerinde oynadıkları çıkarcı olduğu kadar, bağnaz, gerici, yobaz hayallerini, planlarını ve tutumlarını yaşama geçirmek isteme düşüncelerinden başka bir şey olmadığının bilinmesi gerekmektedir. Öncelikle Yeni Osmanlıcılık diye tekrar Osmanlı Dönemlerine dönme hayalleri ile ortaya çıkanlar, aslında emperyalistlerin maşaları olarak bir gün tarihin ve Türk Eğitim Tarihinin karanlık sayfalarında, sahneye koydukları eğitim düzenlemeleri ile ilgili karanlık ve geriye gidişin fitilini ateşlemekle kalmayıp, emperyalistlerin ülkemizi geriletme planlarının kuklaları ve işbirlikçileri olarak yerlerini alacaklardır. Ben yeri gelmişken eğitimimiz ve önemi söz konusu olduğunda zaman, zaman Atatürk dönemlerine ve sonraki hükümet dönemlerine ve geçmişe dönerek ve yakın tarihlerden şimdi, şu anda uygulamaya konulan eğitim düzenlemelerine; yani günümüze dönerek, uygulamalardan ve düzenlemelerden örnekler vererek; ülkemize, çocuklarımıza ve üretken nesillere olumlu katkılar sunanları överek, olumsuzları yerip, eleştirmekle kalmayıp, alternatif çözüm yollarını sunarak; siz değerli okuyucularımı bilgilendirmeye devam edeceğim.
Özellikle ülkemiz eğitiminin son otuz yılından ve şu anda daha kötüye giden eğitim sistemine daha ilerde değineceğim için bugünü bir kenara bırakarak. Geçmişte bıraktığımız son otuz yıl içinde uygula makta olan eğitim sistemlerini irdelediğimizde; bu süre içinde yani kısa bir zaman diliminde, üç değişik eğitim sisteminin uygulandığı, acı gerçeği ile yüz yüze gelip, karşılaşmaktayız. Benim ortaokul ve lisede öğrenci olduğum yıllara şöyle bir dönüp, anımsamaya çalışıyorum. O yıllarda “Klasik Sınıf Geçme Sistemi” uygulanıyordu. Öğrencilere göre program yerine, programlara göre öğrencilerin yetiştirilmesini esas alan; bir yapıya sahip olan bu ilkel, çağdışı eğitim sistemi. Uygulamadan kaynaklanan bir çok olumsuzluk ve sorunu beraberinde taşıyordu. Diğer deyişle çağdaş eğitim sitemlerinin gereklerinden biri olan programların öğrencilere göre düzenlenmesi ve ders programlarının ve tüm eğitim koşullarının, eğitilen öğrencilerin hizmetine sunulması gerekirken, hazırlanan programlara göre insan denilen o yüce değerin yetiştirilmesi hedefleniyordu. Bu nedenle de insan unsuru, eğitim sisteminin ve eğitim programlarının kölelerine dönüştürülmeye çalışılıyordu.
Diğer değişle metanın kölelerine, Türk Çocuklarının dönüştürülmeye çalışıldığı çağdışı bir eğitim anlayışı ülkemizde egemen idi. Bütün bu yanlışlıklar ve olumsuzluklar yetmiyormuş gibi; İlkel eğitim sistemlerinin özelliklerinden biri olan, bireylerin yalnız başarı durumlarını dikkate alan, öğrencilerin diğer bireysel ayrıcalıklarını (İlgi, yetenek, değerler, kişilik, istek vb.) özelliklerini dikkate almayan; dersleri sevmese de ilgi ve ihtiyaç duymasa da yetenek ve başarı, ilgi, istek vb. koşulları uygun olmasa da belirlenen dersleri zorunlu almaları ve bu derslerde başarılı olmaları bekleniyordu. Eğitim-öğretimin temel ilkeleri ve yön temleri ile çelişen; eşyanın tabiatına bile aykırı olan eğitim sistemindeki yıllarca süregelen bu anlayış nedeniyle, öğrencilerin büyük bir bölümü başarılı olamıyordu. Öğrenciler, başarısız oldukları derslerden bütünleme denilen sınavlara alınıyorlardı. Bir yıl süresince bu derslerden başarılı olamayan öğrencilerin, sınav öncesinde belirli bir süre ders çalışma ile başarılı olmasının beklenmesi gibi öğretim ve mantık ilkeleri ile çelişen düzenlemelere yer veriliyordu.
Dünkü sistemde, öğrenciler için olumsuzluk yaratan en önemli sorun ise öğrencinin ilgi ve yeteneğine uygun olmayan herhangi bir ders/derslerden başarısız olması halinde sınıfta kalmasıydı. (Bu günkü gibi) Bu durumdaki öğrencilere sınıf tekrarı yaptırılıyordu. Yine başarılı olmamaları halinde örgün eğitim dışına atılıyorlardı. Eğitim teorisyenleri ve akademisyenler ve sözüm onlara ! Ülkemizin deneyimli uzman eğitimcileri olarak belirlenip, seçilen bu üst düzeydeki eğitim ordusunun kurmay heyeti: MEB. Talim Terbi ye Kurulu ve Ana Hizmet Birimleri, Danışma Denetim Birimleri, Yardımcı Hizmet Birimleri vb. Milli Eğitim Bakanlığı’nın Merkez Teşkilatını oluşturan; Türkiye Cumhuriyeti’nin eğitimde sayılır derecede söz sahibi olan kişiler, kurum ve kuruluş temsilcileri; kısa sürede ve her zaman uyguladıkları kolaycı, akıldışı, teoriye uyan uygulamada yeri olmayan ve kendi çıkarlarına uygun ama ülke çıkarları ile bağdaşmayan, alışılmış yöntemlerle masa başında bu soruna bir çare bulmakta gecikmediler. Eğitimdeki sihirli reçete, uygulaması başlatıldı. Sözüm onlara, bu düzenleme öğrencilerin ve velinin mağduriyetine ve ülkenin ekonomik yönden kayıplarına yol açan bu olumsuzlukları ortadan kaldırmak ve önlemek adına yapılıyordu. Bu amaçla başarısız öğrencilerin başarısız olduğu derslerden, Öğretmenler Kurulu Kararıyla sınıf geçirilmesini gerçekleştiren değişiklik düzenleniyordu.
Bu düzenleme ile öğrenciler, Öğretmenler Kurulu kararıyla sınıflarını geçtiler. Böylece ülkemizin bir eğitim sorunu daha başarı ile çözümlenmiş oldu. Her ne hikmetse başarısızlığın suçlusu ve sorumlusu yan lış olan eğitim sistemi değildi. Sebebi öğrencileri derslerindeki başarısızlık sonucu sınıfta bırakan eğitimcilerdi. Bu eğitsel yaklaşım sebebi ile yapılan düzenlemeler; toplumumuzda çalışmadan, başarılı sayılan, çalışanla, çalışmayanın bir tutulduğu, çalışanların isteğini azaltan, istediklerini kolaylıkla ve karşılık görmeden alabilen sağlıksız kişiliğe sahip bireylerin yetişmesine katkılar sağladı. Program Merkezli Eğitim Sisteminden kurtulup, öğrencilerin ilgi, yetenek, değerler ve başarı gibi bireysel ayrıcalıklarına göre iste dikleri programlara sağlıklı yönelmelerini dikkate alacak, Öğrenci Merkezli bir düzenlemeye gereksinim olduğu düşüncesi ya kimsenin aklına gelmedi. Ya da bu konuda görüşler ileri süren benim gibi alanında kendini kanıtlamış akademisyenlerin/yöneticilerin ve eğitimcilerin bu görüşlerinin dikkate alınmasına gerek bile duyulmadı…
Ancak program merkezli eğitim sistemlerinde suni düzenlemeler yapmak yeterli görüldü. Öğrencilerin yeteneğine uymayan, zorlanacakları program ve dersleri zorunlu almaları ve sonuç olarak başarısız olmalarının kaçınılmaz olduğu derslerden yeterince öğrenmeden sınıf geçmesini sağlayan bu sistem yerine; bireysel ayrıcalıklarına uygun programlarda, istediği dersleri seçerek, yetenek, motivasyon, başarı, ilgi, öğrenme stili vb. bireysel ayrıcalıkları uygun programlara yönlendirildiklerinde daha başarılı olacakları ve verimli-kaliteli öğretim kadar, iyi bir eğitim alarak, topluma yararlı üretken bireylere dönüşecekleri, öğrenci merkezli bir sisteme geçilmesi düşünülemedi. Ya da ….
Bu düzenlemeden bir süre sonra yetersiz kalmış, Öğretmenler Kurulu Kararıyla sınırlı sayıda ders ten başarılı kabul edilip, bir üst sınıfa atlatılan bu öğrenciler; ilgili derslerde bir üst sınıfta aynı sorunla karşılaşarak, yine aynı derslerin devamı olan üst derslerde de başarısız olmuşlardı. Yıl sonunda başarısızlık nedeniyle bütünlemeye kaldıkları derslerin sayısı artmıştır. Ama inkar etmemek ve yiğidin hakkını yiğide vermek gerekirse, bu öğrencilerin eğitsel bazı kazanımları olmuştur. ‘Çalışmadan, hiç bir alanda başarı bile gösteremeden, yıl sonunda sınıfını kolaylıkla geçebileceği anlayışı ve derslere yeterince çalışmama bilinci yerleşerek, beleşçilik ya da bedavacılık ve hak etmeden alma, bana necilik gibi olumsuz davranışların ilk tohumları atılıp, geleceğimiz olan çocuklarımıza bu negatif davranışlar sanki, normal ve beklenen bir davranışmış gibi kazandırılmıştır. Diğer bir değişle günümüzde siyasilerin kendi görüşlerine ve inançlarına yakın olan bireylerin, aynı yöntemle kendilerine bağlı olmakla kalmayıp, bağımlı hale dönüştürülen yandaşlar haline dönüştürülmesinin ilk temelleri atılmıştır. Daha sonra bu yaklaşımın o yıllarda olumsuz ürünlerinin alınmasından kaynaklanan eleştiriler sonucu: Ortaöğretimde sözde yeni bir düzenleme yerine özde daha öncesine yani geçmişteki sistemin benzerine yönelik düzenlemelerle, başarısız öğrenciler sınıf tekrar etme zorunda ya da okullarından yılarca mezun olamama durumunda bırakılmışlardır. Sınıf tekrarı yapan öğrenciler ekonomik yönden ülkemize ve halkımıza büyük maddi kayıplar getirmeye başlamışlardır. 16-17 yaşında öğrenci olmak dışında hiçbir kazanımları olmadan, örgün eğitim dışına yani sokağa atılarak, bu gençlerin uğradığı manevi, psikolojik kayıplar ve zararlarsa hiç düşünülmemiştir !…
Aynı ilgililerce ortaöğretim dışında, ilköğretim okullarında da, bu soruna kolaycı yaklaşımla çözüm yolu bulundu. Sihirli eğitim sopasına bir defa daha dokunuldu. “Veli öğrencisinin başarısız olduğu derslerden bir üst sınıfa geçmesini istiyorsa, öğrenci sınıfını geçecekti.” Bu tarihi çağdaş dokunuş, hem öğrencilerin sınıf tekrarını, hem ekonomimizdeki kaybı önleyecekti. Aynı daha önce ortaöğretimdekine benzer olan de başarısız derslerden ÖKK ile bir üst sınıfa geçmesine benzer bir düzenleme uygulamaya konuldu. Bu düzenleme ile hem eğitimdeki bu büyük sorun çözümlenmiş hem de eğitim-öğretimdeki verimliliği, kaliteyi ülkemize bu mucizevi dokunuşla bir kez daha kazandırmış olduk.
Eğitim öğretimde verimliliğin-kalitenin savunucusu olan ve siyasi düşünceleri sayesinde kariyer sahibi olan; eğitimimizin tepesindeki ve bizleri at gözlüğünün arkasından yönlendirmeyi alışkanlığa dönüştürmüş Bu Kişilere! Ülkemizin eğitim-öğretim alanında gelişmelerine bu zararsız katkılarından dolayı teşekkürü bir borç biliyorum. MEB. Merkez ve Taşra Teşkilatlarında görev alarak uygulamaları ile bize ve eğitimimize yıllarca yön veren; Bu Eğitim Yöneticileri! Memleketimize yaptıkları bu hizmetlerden, vicdanları bile sızlamadan kariyer ve makam uğruna çocuklarımızı, gençlerimizi, kısaca geleceğimizi kolayca harcamalarından dolayı daha neler söylenebilir ki… Çocuklarımıza, gençlerimize, ülkemiz eğitimine yaptıkları bu yararlı hizmetlerden dolayı, kolaylıkla kariyer sahibi olmuşlar ve ödüllendirilerek; daha üst makamlara terfi ettirilmişlerdir. Bu eğitimin başındaki ve üst düzeydeki yöneticiler, ülkelerine, ülkesinin gençlerine verdikleri zararlardan yüzleri bile kızarmadan, olgunluk ve huzur içerisinde; kendilerinden gurur duyulacak bu düzenlemelerle kalmayıp, her siyasi dönemde Milli Eğitim Bakanlığında, bakanlarının bile değişmesine karşı yerlerini koruma, hatta yükselme becerisini göstermiş bu becerikli ve kurnaz insanları bence kutlamak bile gerekir!…
Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ ün Gençliğe Hitabesinde ki “ Dahili düşmanları “ bir defa daha anımsamamamız mümkün mü ?
Ama taşrada uygulamayı yapan ‘Her kademe ve düzeydeki okul ve kurumların, her düzeydeki Yöneticileri, Müdür ve yardımcıları “ eğitimciler, öğrenciler ve veliler ne gibi sıkıntılar yaşamış ne gibi sorunlarla baş başa kalmış ve eğitimimiz bu düzenlemelerden ne gibi yaralar almış, bütün bunlar önemli değildi. Düşünmeye bile değmezdi. Görüşü hep egemen kılınmıştır. Kılınmaya devam edilmiştir, edilmektedir… İlgililerce düzenlenip çıkarılan Kanunlar Tüzükler, Yönetmelikler, Yönergeler, hele, hele bunlar da yetmezmiş gibi Kanun Hükmünde Kararnameler ve sürekli çıkarılan Genelgelerle yapılan düzenlemeler gereği; eğitimin uygulama işlevini yürüten, taşradaki her kademedeki yönetici, eğitimci yani öğretmen ve uzmanların; yıllarca uygulama kaynaklı sıkıntılar yaşamalarına neden olmuştur. Bu da yetmiyormuş gibi sık, sık değiştirilen eğitim yöneticilerinin, görevlerine başlayıncaya kadar çıkarılan genelgelerle neyi uygulayacaklarını şaşırmaları vb. sorunlar yaşanmıştır. Teoride uygulana bilecek gibi düşünülen, ancak ülkemiz ve bölgelerimiz gerçekleri dikkate alındığında, uygulama düzeyi düşük olan bu düzenlemeler, uygulamayı yapan uzman eğitimcilerin bile, elini kolunu bağladığı için çaresiz kalmışlardır. Masa başında da hazırlanmış olsa, (MEB Yetkililerinin, bu kararları) bu düzenlemelerin yasal olması ve uygulamayı yapanların, sorumluluğunun çok, yetkisinin az ve çok sınırlı olması nedeni ile onları zora soktuğu ve düzenleme yapamamaktan çaresiz duruma düştükleri ise hiç düşünülmemiştir.
Sonuçta, çok nitelikli ve üretken yöneticiler itiraz etseler bile, bir sonuç alamayacakları durumlarla yıllarca baş başa bırakılmışlar, sürülmüşler, görevlerinden alınmışlardır. Alanında yeterli ve deneyimli bir yönetici çok kolay yetişiyordu ya ! Herkes yöneticilik vasfı ile doğduğu için bu özellik herkeste bulunuyordu ya! O günleri yaşayanlar çok iyi bilirler ….. Eğitim sistemimizde bu düzenlemeler yapılırken, eğitim de asıl söz sahibi olması gereken her kademedeki eğitimcilerin, (Yönetici ve Öğretmenlerin) ve eğitilenlerin (öğrencilerin) görüşlerinin bile alınmasına gerek duyulmamıştır. Çünkü eğitimciler istenilen şekilde eğitmek, öğrenciler ise kendi yeteneklerine uysa da uymasa da, işlerini yarasa da yaramasa da öğrenmek zorundadırlar. Onlar ise uzaktan yönetirler!.. Yönetmek, bilinmeyeni, görünmeyeni ve yaşanmayanı masa başında ve uzaktan kumanda ile yönetmek; ancak ve ancak onların işidir…
‘Orda bir köy var uzakta. O köy bizim köyümüzdür. Görmesek de, gitmesek de, o köy bizim köyümüzdür. ‘ Şairin mısralarında değindiği gibi… O köy bizim köyümüz olduğuna göre, kendi köyümüze gitmesek de görmesek de… O köyde yaşayanlar bilmez. En iyi biz biliriz en iyi biz yönetiriz…
Anlayışı ülkemizin geçmişinde hep egemen olmuştur !.. Olmaktadır !.. Sizce de olmalı mıdır !..
Geleceğimizin teminatı ey yeni nesil !..
Şimdi eğitim sistemimizde bu düzenlemeler, o yıllardaki ülkemiz eğitim-öğretimine neler kazandırmış ve neler kaybettirmişti. Kısaca birlikte anımsayıp, irdelemeye ne dersiniz…
Artık öğrenciler velisinin isteği ile sınıf tekrarı yapmaktan kurtulmuştu. Bu yolla ekonomimizdeki kayıplar önlenerek, ekonomimiz sanki canlanmıştı. Milli Eğitim Temel Kanununa göre, yeteneği olmasa da “Matematik derslerinde dört temel işlemi kullanma yeteneğini kavrayan, kolaylıkla problemleri çöze bilen, Türkçeyi yani anadilini iyi kullanabilen, okuduklarını kolaylıkla kavrayıp, anlayabilen, yazı ve sözle ifade edebilen, yerine göre imla kurallarını ve noktalama işaretlerini doğru kullanabilen vb. bilgileri özümlemiş ; Matematik dersinden eşya, sayı, şekil ve dört temel işlem bilgisini kazanmış, ilgili alıştırma ve problemleri çözebilen öğrenciler yetiştirmek” değil, yetiştirmemek amacı; kısacası Milli Eğitim ve Ders Programlarına öğrenilmek üzere amaçlanıp konulduğu halde, öğrenmeme ve temel beceri kazanmama hedefleri başarı ile gerçekleştirilmişti. Ancak tüm bunların suçu yine öğretmenlere yüklenmişti…
Eğitim sisteminin bu yapısı gereği, yine bunların faturası eğitimcilere kesilerek, yıllarca gösterdikleri çabaların boşa gittiği yetmezmiş gibi kazanmış oldukları prestij ve saygınlıklarını da kaybetmişlerdir. Üstelik daha başarısız ve niteliksiz olmalarına rağmen, siyasetçilerle ilişkileri sayesinde ya da para gücü ile yönetici olarak ödüllendirilmeleri de gerçekleştirilmiştir. Eğitim aldığı formasyonun gereğini yapmak yerine, vicdanı ile vereceği eğitim arasında bırakılma durumuna getirilmeye; istemeyerek zorlanmıştır. Daha sonra sistemde düzenlemelere gidilerek, iyimser amaçlı üretilen bazı projelere bile sıcak bakamamışlar, çağdaş gelişmelere uygun hazırlanan araç-gereç ve projelere bana necilik anlayışının egemen olması nedeniyle; bazı öz verili eğitimciler dışındaki büyük bölümü destek vermemişlerdir. Diğer değişle sistemin yapısı sistem içindekileri de olumsuz etkileyerek, eğitimin nitelik ve kalite yönünden düşüşüne zemin hazırlamıştır. Eğitim sisteminde kalitenin arttırılmasını amaçlayan ve bazı iyi niyetli akademisyenlerce hazırlanan çağdaş projeler, gerek çağdışı kalmış eğitim sisteminin gerekse çalışanının da çalışmayanın da bir tutulduğu, hatta çalışmayanların ve suya sabuna dokunmayanların, siyasi düşüncelerini eğitime alet eden eğitimcilerin çalışmayıp, öğrenciye bir şey öğretmeden, bedavadan sınıf geçiren öğretmenlerin ödüllendirildiği bu yapının yerleşmesine katkıda bulunulmuştur. Süreç içinde onay gören salla başını al maaşını, bana neci anlayışlar, Türk Eğitim Sisteminin her kademesinde egemen olmuştur. Bu anlayışın ürünü olarak, iyimser hazırlanmış yararlı projelere bile sıcak bakılamamıştır.
Ülkelerin kalkınmışlık düzeylerinin belirlenmesindeki unsurlardan biri olan ve çok önemsememiz gereken, Okul Öncesi Eğitimde bile, ( Aslında okul öncesi ya da anasınıfı öncesi yer alan benim ve çağdaş ülkelerin çok önemsediği, Ön Eğitimin bile önemsenmesi gerekirken.) Türk Dilimizi, doğru ve güzel konuşma becerileri yeterince kazandırıldığı için artık İngilizce (Yabancı Dille) öğretim İlköğretimde bile yapılabilirdi… ( Ancak burada Yabancı Dil öğrenme yaşının küçük yaşlarda ya da Ön Eğitimde başladığı, etkili bir yabancı dil öğrenmenin öncelikli kendi dilini öğrenmesinden geçeceği, bu alanda yeteneği olan öğrencilere erken yaşlarda öğretilmesi gerektiğinin, bilinen bir gerçeklik olduğudur. Ancak İlköğretimde Türkçeyi Türk Dilini tam öğrenmeden bu dersin seçmeli öğretiminin yapılması daha uygun olacaktır. Yanlış anlaşılmaları önlemek için bu açıklamayı yapmaya gereksinim duydum.) Hatta Yabancı Dil Öğretimine gereksinimiz bile yoktur..! Caddelere çıkıp işyeri tabelalarını, gençlerimizin kendi aralarındaki konuşma ve takılmalarını belirli bir süre gözlemlersek; ülkemizin yabancı dil eğitiminde ne kadar geliştiğini ve millet olarak yapımız gereği yabancı dillere karşı hep sempati duymamız sonucu, ne derecede kültür birikimine sahip olduğumuz ortadadır. Caddelerde, sokaklarda bir an için kendinizi Avrupa şehirlerinin birinde sanabilirsiniz!.. Atatürk ‘ün mirasını bıraktığı Türk Dil Kurumu üyeleri kendileriyle ne kadar gurur duysalar yeridir! Türk Dili Edebiyatı müfredat programlarının hazırlanmasında ya da Talim Terbiye Kurulunda yetkiliniz ya da yetkiniz mi yoktur ? Şayet yoksa, sözümü geri alıyorum.
Oysa eğitim-öğretim alanında son yıllarda çağdaş yöntemler, projeler uygulanmaya başlamıştı. Ama Türkiye’mizde yaşayan insanlar ana dilleri ile temel kuralları yazı ve sözle tam olarak ifade etmeden, ikinci bir dili nasıl öğrenecekti. Bu nasıl bir çelişki, görüş ve mantıktı. Doğrusu anlayamıyorum. Anlamak bile istemiyorum. Buradan sakın ha yabancı dilin önemine inanmıyor. Anlamı çıkarılmasın, yabancı dil öğrenilsin. Fakat yeteneği olan ve istekli olan öğrensin. Ya da alanında kendini geliştirmek isteyen, kariyer yapmak, bilim adamı olmak isteyen ya da seçtiği meslekle ilişkili uzmanlaşmak isteyenler öğrensin. Diğer değişle ikinci, üçüncü ya da dördüncü diller istekli olanların öğrenimine açık olmalıdır. Kısaca hangi yabancı dil olursa olsun belirli koşullarda zorunlu olsa bile, başlangıçta ve bazı alanlarda mutlaka seçmeli olmasında yarar vardır. Günümüzde tüm öğrenciler, düşündüğü ve yaşadığı ana dilini tam anlamı ile sözlü ve yazılı olarak doğru şekilde kullanmadan; yabancı dil öğrenimine ağırlık verilmeye çalışılması zaten bir çelişki değil de nedir!..
Tüm bunların sonucunda, ülkemizde ana dili eğitimi önemsenmeden yabancı dil eğitimi verilmesi, yukarıda sayılan temel öğretim becerilerinden yoksun fakat bir o kadar yetersiz, bir yabancı dil kültürü zengini lümpen bir nesil yetiştirilmesini sağlamıştı. Bu nasıl bir çelişkidir… Bununla da kalınmayarak, okul yaşamından başlanarak hazırcı, bedavacı ve kısa sürede köşe dönmeciliği kendine amaç edinen, onlardan gurur duyacağımız, niteliksiz ancak diplomalı işsizler ordusundan oluşan yepyeni bir neslin temelleri ne acıdır ki eğitim eliyle atılmıştı. Kutlamak lazımdır bu kişileri!.. Gurur duyulacak eserlerinden dolayı!..
‘Yeni nesil sizin eseriniz olacaktır. ‘
Bu gün 1984- 85 Eğitim-öğretim yılının soğuk bir kış günü eğitim sistemimizdeki bu olumsuzlukları Bingöl ilinde sürgünde görev yaptığım bir dağ köyünde (Güngören köyü) havanın çok soğuk olması, eğitim sistemimizin soğuk ve sevimsiz yüzünü tekrar düşüncelerimde canlandırıp satırlarıma dökmeme vesile oldu. Atatürk’ün hedef gösterdiği çağdaş-gelişmiş ülkeler seviyesini yakalayabilmemiz, bu koşullarda hiçte mümkün görünmüyor ve hayal gibi geliyordu. O halde ülkemizin kalkınıp, gelişmesi müreffeh ve çağdaş ülkeler seviyesine gelebilmesi için tüm bireylerin her alanda nitelikli eğitilmesine gereksinim bulunduğu gerçeği bir defa daha su yüzüne çıkmıştı. Bu günün eğitim sisteminin ise bunu karşılamaktan çok uzak olduğunu düşündüm… düşündüm … Ülkemizin bir eğitim neferi olarak, defterimin satırları arasına bu notları düşmeyi görev saydım…
Atatürk ‘ün Genç Cumhuriyetimizin ilk yıllarında düşlediği, Eğitim Sistemi böyle mi olacaktı? Sağ olsunlar diyemeyeceğim, eğitimimizi bu hale getirenlere… Var olsunlar diyemeyeceğim, eğitimimize gayri milli hasıladan gittikçe düşük oranlarda pay ayıranlara… Uygulama ile çelişen bu temennilerimin tersi ve özlenen demokratik, laik, çağdaş ve öğrenci merkezli bir eğitim sistemi ülkemizde bölgelerin, illerin koşullarına uygun ve arz, talep dengesini koruyacak, sürekli, durağan ya da geriye giden değil sürekli değişen gelişen ve ileriye, hatta geleceğe yönelik bir eğitim sistemi özlemimiz, ne zaman gerçekleşecek. Geleceğin Eğitiminin ülkemizde uygulamasını görebilecek miyim, merak ediyorum…
Halen uygulanmakta olan bu eğitim dizgecinin (sisteminin) gereği; sanki çocuklarımız ve gençlerimiz çok iyi eğitim koşullarında, çağdaş yöntemlerle, kaliteli bir eğitim almışlar gibi düşünülüyordu. Diğer değişle sanki sınavsız ve tamamen öğrencilerin bireysel ayrıcalıklarını dikkate alan yönlendirmenin egemen olduğu bir eğitim sisteminde öğrencilerin bireysel farklılıkları dışında ilgi, yetenek ve isteklerine en uygun dersleri seçmeleri ve ülke gerçekleri ve geleceğe yönelik programlara geçişlerin düzenlendiği okullarda, öğrenci merkezli bir eğitim sistemi uygulamasında, en iyi ve en çağdaş araç, gereç, derslik, atölye, laboratuvar vb. görerek, duyarak, yaparak ve yaşayarak ya da deney yaparak, kalıcı bilgilerin öğrenmenin öğrenilmesi dikkate alınarak kazandırıldığı, eğitim koşullarında eşit şekilde yararlanarak, yetiştirilmişler gibi düşünülüyordu. Oysa işin gerçeği üst öğrenim programlarına öğrencilerin IQ Zihinsel Zekası dışında EQ denilen Duygusal Zekasını ve diğer bireysel ayrıcalıklarını ölçmekten uzak olan sınavla, geçişlerinin yani yönelmelerinin düzenlendiği; bu da yetmezmiş gibi arz ve talep dengesinin göz ardı edildiği belirlenen kontenjanlara uygun öğrenci yerleştirmek için bu öğrenciler arasından en iyi, en başarılı ve mükemmel yetiştirilmiş olan öğrencileri belirlemek amacı ile seçmeler yapmayı planlamışlardı. Yapılacak çeşitli sınavlarla eğitimin her aşamasında aşama, aşama bir üst programlara yani Ortaöğretim ve Yükseköğretim Programlarına yönlendirilmeleri sağlanıyordu. Derslerden sınavlarla aldıkları ve öğretmenlerin takdir ettikleri notların ne anlamı vardı ki…Yapılacak tek sınav daha önemliydi…
Bu ülkemiz Eğitim Tarihinde, öğrencinin tüm bireysel ayrıcalıklarını ve eğitimi süresince aldıkları notların bile fazla önem kazanmadığı; bütün bunlar yetmezmiş gibi yapılan bu sınavın eşitsizliklerle dolu, eleyici olması; bu nedenlerle çocuklarımızı ve gençlerimizi hayal kırıklığına uğratarak, yaralayan; sonu gelmez, sınav maratonunun başlangıcıydı!….
Bilimsel gerçeklikle ilgisi bulunmayan eğitim sistemimizde yalnız ağırlıklı Başarı Testi ( IQ) veya öğrencilerin okuldaki başarı durumu dikkate alınarak, ayrışan ve her bakımdan eşit eğitim almayan ya da eğitimde değişik olanaklarda yararlanan ve daha da önemlisi bireysel özellikler dikkate alınmadan, uygun koşullar sağlanmadan yetiştirilen; farklı, farklı liselerden mezun olarak, farklı eğitim olanaklarından yararlanarak yetişmiş öğrenciler arasından daha yetenekli, daha zeki ve bunun doğal sonucu daha başarılı öğrencilere, uygulanan ders programlarının özdeşi programlarda, tüm öğrencilerin yetiştirilmelerinin beklenmesi yetmezmiş gibi aynı başarı beklentisi; eğitimin doğasını olduğu kadar işlevine de aykırı bir uygulamadır. Sanki bütün bu düzenlemeler yetmezmiş gibi, farklı, farklı koşullarda yetiştirilen bütün bu öğrencilerin; aynı bulvarda yapılan bir yarışta (ÖSS, ÖSYS) başarılı olacakları beklentisi içine giriliyordu. Sanki başarılı olanlarla, başarısız olanlar belirsizmiş gibi aralarından başarı göstereceklerin yeniden belirlenmesi sağlanıyordu. Böyle bir beklenti ve düzenleme ütopya değil de nedir!..
Sonucu başlangıçtan belli olan bir şeyin, tekrar belirlenmeye çalışılması hayal olduğundan çok, aldatmacadır !.. Uyutmacadır !.. Dostlar alışverişte görsün anlamındadır !..
Bu konuyu siz değerli okuyucularımın anladığından kuşkum yok ancak çok ilerde bu sınav maratonunu yaşamayacak olan nesillerin, bu konuyu anlamalarına katkılar sunmak amacıyla bir örnekle pekiştirmek istiyorum. Her yaş grubundaki çocuklarımızın katıldığı bir yarışta, yarışçılara 100 metreyi koşturup, aralarından bu yarışmanın galiplerini ve mağluplarını belirlemek istiyoruz. Yarışa katılacak çocukların yaş, cinsiyet, fiziki özellikleri, yararlanılan olanaklar vb. tüm koşulları benzer olan çocukların belirlenip, yapı lan yarışla bunlar arasından en iyi koşanı belirlemek yarışın adil ve adaletli olmasının öncelikli koşuludur. Ancak biz, öğle bir yol seçiyoruz ki !.. Bu kuralı göz ardı ederek tüm yarışa katılanların fiziksel, zihinsel, duygusal vb. özelliklerini dikkate almadan, yarışçılar arasından en iyi koşanları belirlemek istiyoruz. Bu şekildeki bir belirleme ve seçme ne kadar bilimseldir ve insanidir. Takdir okuyucularımın…
Dünkü ve Bu günkü eğitim sistemimiz yapı olarak, bana sürekli olarak ünlü yazar ve eğitimci Dolbearın “ Hayvanlar Aleminde Eğitim“ adlı eserini anımsatıyor.
“Bileceğiniz gibi tufan öncesi çağlarda, Hayvanlar Aleminde bütün, köpeklerin, aslanların, tavşanların, yılanların, kaplumbağaların, balıkların, kuşların; diğer bir değişle sürüngenler, uçan hayvanlar, yüzen hayvanlar, memeliler, tırmanıcılar, kemirgenler, yırtıcılar vb. kısacası her tür hayvanların eğitim aldığı. Geliştirme Okulu denilen bir okul vardı. Bu okulda verilen eğitim anlayışına göre en üstün hayvan, öğretilen her şeyi aynı derecede iyi yapan hayvandı… Eğer bir hayvanın bacakları kısa fakat kanatları güçlü ise bu hayvanın bütün çabasını ve dikkatini koşma üzerinde toplaması gerekiyordu. Bu nedenle, Ördeğe yüzmeyi bir tarafa bırakıp, paytak değil düzgün yürümeye zorladılar. Kartal koşma çalışmaları yapmak zorundaydı. Gerek kendi esenlikleri gerekse toplumun esenliği için fertlerin gelişmeleri birbirine benzer olmalıydı. Bu kurala uygun davranamayan hayvanların türlü yollarla şerefleri kırılıyor, küçük düşürülüyorlardı. Dar kafalı uçucular diye alay ediliyorlardı. Geri zekalı sürüngenler… Önceden tespit edilen ve konulan eğitim uygulamaları gereği eğitim alarak hızlı koşamayan, çabuk yürüyemeyen, iyi uçamayan, güzel yüzemeyen, hızlı kemiremeyen, çabuk tırmanamayan hiçbir hayvan bu okuldan diploma alamıyordu. Kartal, kemirgenler kadar kemirmeyi, yük hayvanları gibi yük taşımayı, balıklar gibi yüzmeyi, aslan kadar pençesini kullanmayı, tavşan gibi koşmayı vb. davranışları kazanmak, diğer bir değişle okulun istediği davranışları en iyi şekilde öğrenmek için öğle çaba harcıyordu ki. Geçen süreç içinde uçmaya süre ayıramadığı için uçma kasları tembelleşerek uçmayı unutmuştu. İstemediği ve yetersiz olduğu davranışları öğrenmek için gösterdiği tüm çabalara rağmen istenilen şekilde öğrenme bir yana öğlesine kötü muamele görüyordu ki başlangıçta okulu sevmemeye ve kaçmaya, yani okul fobisi yaşayarak, dayanamayıp okulu bırakmak zorunda kalmıştı !..” Çoğu hayvanların okulu bırakması sonucu tüm hayvanlar eğitime ihtiyaç bulunmadığından Geliştirme Okulunu kapatmaktan başka çare bulamadılar. Kendilerinden sonraki nesillerinin gururları incinmeyecek, psikolojik sorunlarda yaşamaması için eğitim almadan cahil kalmalarını tercih etmek zorunda kalmışlardı.
Bizim mevcut eğitim sistemi de model olarak hayvanların bile beğenmediği bu sistemi benimsemiş ve almış görülüyor. Hayvanlar Cumhuriyetinde ki eğitimden farklı, ayrıcalıklı ve üstün yönümüz ise sınav dediğimiz eleyici, insanları psikolojik yaralayan yönü ile öğrencileri üst eğitim programlarına yönelten yapısıdır. Ancak sınavların öğrencileri yarış atı konumuna getirerek maratona benzemesi öğrenci üzerinde olumlu etkiler kazandıracağı yerde öğrencide iz bırakan olumsuz etkiler yaratacağı hiç düşünülmemiştir. Ancak sanırım bizi hayvanlardan ayıran farklı bir yönümüz var ya!.. Sanırım bu yönümüz hiç dikkate alınmadan bizim eğitim sistemimizin düzenlenmişti!.. Çünkü eğitim sistemimiz derinliğine irdelendiğinde, “ Hayvanlar Aleminde Eğitim“ den farklı bir yönü bulunmadığı gibi, Hayvanlar Aleminde, zarara uğrayanların hayvanlar olması, bizim eğitimimiz sistemlerimizde ise canlıların en kutsalı en değerlisi olan insanlar, üstelik bizim çocuklarımız, gençlerimiz, yarınlarımız ve geleceklerimize benzeri bir uygulamanın yapılır olması düşündürücüdür!.. Amaç ve hedef, nedir!..
Deneyimli eğitimciler çok iyi bilirler. Bazı öğrenciler yetersiz olduğu alanlarda ilgili derslere ilgi göstermezler. Tüm çabalara rağmen belirli bir seviyenin üstüne çıkamadığı gibi sürekli başarısızlığa uğraması o derse ve öğretmenine karşı antipati geliştirmesini sağlar. O ders kendisine işkence gibi gelir ve kişiliğini de olumsuz etkiler. Bu nedenle öğrencilerimizin her alanda başarılı olmasını beklememeliyiz. Her öğrencinin güçlü, zayıf, çok zayıf ve çok güçlü yönleri kısaca farklı bireysel özellikleri olduğunu unutmamalıyız ve eğitimde bu farklılıkları dikkate alarak zayıf yönleri seviyelerine ve özelliklerine uygun geliştirmeye zorlamadan çalışırken, üstün yönlerinde uzmanlaştırarak üretken ve verimli bireylere dönüşmelerine katkıda bulunmalıyız… Kısaca eğitimin temel amacı bireyin yeterli ve üstün olan yönlerini daha üst düzeyde geliştirmelerine eğitim ortamlarında katkıda bulunarak, bu alanda uzmanlaşmalarını sağlayarak, nitelikli ve üretken bireyler yetiştirilmesi yolu ile ülkenin gelişmesine ve kalkınmasına katkı sağlamak olmalıdır…
Yani eğitimin temel amaçlarından sadece birisinin ailesine, topluma ve kendine yararlı bireyler olarak yetiştirmek olduğu unutulmamalıdır…
Bizim eğitim sisteminin düzenlemesinden, daha ağırlıklı uygulamasında; çocuklarımızın yaşlarına uygun fizyolojik, duyuşsal, sosyal, psikomotor, psikolojik, bilişsel, kişisel vb. özelliklerine, tıpkı hayvanlar alemindeki olduğu gibi farklılıklara kulaklarını tıkayanlar…Yıllardan beri uygulanan ve bir çok olumsuz sonuçları ortaya çıkan, program merkezli eğitim sisteminde neden direniyorlar !.. Üstelik çağımızda bireysel ve öğrenci merkezli eğitimlerin önemi bilinirken ve önerilmişken… Bu denenmiş, köhnemiş, eskimiş ve zararlı olan sisteme direnmelerini, devam ettirmelerinin amacını anlamakta zorlanıyorum…
Belirlenmiş olan, aynı programlarda öğrencilerin bireysel özelliği ne olursa olsun başarılı olmalarını çağdışı disiplin önlemleri ile gerçekleştirmeye çalışıyorlar !.. Bireylerin eğitim sistemlerinin gereği, aldıkları eğitim biçimlerinin öğrenciler üzerindeki etkilerini psikolojik açıdan irdelediğimizde: Bireyler yaşamları süresince zorlamalar, baskılar, umutsuzluklar, düş kırıklıkları, motive olamama ve başaramama vb. olumsuzlukları yaşamışlar ise kısacası olumsuzluk yaşam biçimine dönüşmüşse; bu yaşamlarında mutlu olmamalarına, sevgiye susamış olmalarına, kendilerinden ve her şeyden nefret etmeleri sonucunda; yaşamlarında sürekli nefreti, yıkıcılığı, yıkımı tercih etme durumunda bırakılmış olurlar. Bu birey yaşamda hep başarısız oluyorsa, yaşamı zorlanmalara ve acı içinde geçiyorsa, etkinliklere ,insani duygulara, üretkenliğe yönelemez. Güçsüzlükten kaynaklanan, kötülüyü, yok etmeyi ve şiddete seçecektir. Birey olarak üretkenliğin zıttı tüketen, iyiyi yok eden, ortadan kaldıran, başkalarına zarar vermekten mutluluk duyan ( Sadist) hatta kendi benliğine de zararlar veren (Mazoşist) sağlıksız bir kişiliğe sahip olacaktır.
Bireyler bireysel ayrıcalıkları ve potansiyelleri dikkate alınarak, istedikleri programlara yönelerek, eğitim koşulları sağlanıyorsa; istediği ve bireysel ayrıcalıklarına uygun olan alanlarda başarı kaçınılmaz olacağı için sürekli başarılı olur ve hem kendine, ailesine ve ülkesine yararlı bireye dönüşür. Yine sıcak ve sevgi dolu bir ortamda ve koşullarda büyüyüp, yaşıyorlarsa; kendini seven, güven ve özgüveni gelişmiş, yaşamı sever, herkesi sever, kendisi kadar herkesin mutluluğunu ister. Bu insan kötülük düşünemez, bu insan kimseye zarar veremez, yıkıcılık, yok etmek, tutsaklık, alıkoymak ve tüketici olmak yerine; barışı , dostluğu, özgürlüğü, yaşamı, bağımsızlığı ve üretmeyi seçer.
Kendine güveni ve öz güveni gelişmiş birey, yaşamında tüm insanlara güvenmeyi; sevgi ortamında büyüyen birey, kendini sevmeyi diğer insanları sevip, saymayı, onlara değer vermeyi; olumsuz koşulların, zorlanmaların, baskının, şiddetin, dayağın girdabında boğulmayan birey, kötümser, yıkıcı, hep başarısız olamaz, kötülük ve yıkım düşünemez. İnsanların ve kendinin her şeyin en iyisine layık olduğunu düşünür, üretir, paylaşır. Bu birey üretken, verimli ve sağlıklı bir kişiliğe sahip olacaktır.
Siyasi ve dini bazı liderler, tarih boyunca sağlıksız kişilikli insanların bu psikolojik durumlarını bildikleri için hep onlardan yararlanmışlardır.Bazen olumsuz modeller olarak, bazen onlardan yararlanmak için bazı düşmanlarca tehdit ediliyoruz diyerek, tepkisel düşmanlıklar yaratırlar. Bilindiği gibi tepkisel şiddet durumu, bilinçsiz saldırganlık ve yıkıcılık yaratır. Sağlıksız kişiliğe sahip bireylerin duygularını etkileyerek, başkalarının yaşamlarını, özgürlüklerini koruyamamaları sonucu, uğradıkları zorlanmalar, haksızlıklar, baskılar ve başarısızlıkların düş kırıklığı yaşamdan nefret etmelerine, kendi yaşamlarının da tehlikede olduğunu hissederek, kendilerini savunmak için yıkımı, terörü, savaşı ve ölümü seçmelerine zemin hazırlamış olurlar. Bu tepkisel şiddet davranışları birileri tarafından engellenmeye çalışıldığında, düşmanca tutum ve davranışlarda artış olur ve bu kişilere yönelir.
Bizim eğitim sistemimiz, öğrencilerin bireysel ayrıcalıklarını dikkate almadan, belirlenen programlarda öğrencilerin ihtiyaçlarını ve isteklerini dikkate almadan, dersleri çağdaş araç-gereçlerden yararlanarak, öğrencileri güdüleme, istek yaratma ve motive etmeden yosun ve çağdışı öğretim yöntemlerini uygulayarak, baskı ile zorlama ile gerekirse sevgi yaptırımı yerine şiddet yaptırımlarına yer vererek, bilgiler işlerine yarasa da yaramasa da öğretilmeye çalışılmaktadır. Bütün bunlar yetmezmiş gibi aldıkları yıllarca eğitimin sonunda sokağa itilmeye mahkum edilmektedirler…
Bu çağdışı eğitim anlayışı ile yıllarca kendi belirledikleri programlarda, hedefledikleri davranışları kazanmalarına zorlamalarla, baskıcı yaklaşımlarla; öğrencileri ürkekleştirip, pasif kalmaya yönelterek; başarısız olmalarına, sürekli başarısızlıklar yaşaması sonucu başarısızlık kaygısını ve süreç içinde stres yaşamalarına neden olmuşlar, adeta çalışkan bir ulusun fertlerin sağlıksız olmaya teşvik etmişlerdir.
Süreç içinde başarısızlığı kaderi gibi algılayıp, Öğrencinin dersten, öğretmeninden hatta okuldan soğumasına yol açan; girişimcilik, değerlilik, güven, özgüven, sağlıklı benlik gibi kişisel özelliklerini zayıflatan, öğretmenle yüz göz olarak, ona karşı sevgi ve saygısını azaltan; daha da önemlisi toplumun üretken bir ferdi olmanın gerektirdiği, bedensel, bilişsel ve duygusal yönlerden sağlıklı, kişilik sahibi, hür ve bilimsel düşünebilen, geniş bir dünya görüşüne sahip, laik, insan haklarına saygılı, Atatürk ilke ve inkılaplarını benimseyen ,topluma karşı sorumluluğu gelişmiş, düşünen, araştıran, soran, sorgulayan, eleştiren, yorumlayan, yapıcı, yaratıcı, paylaşımcı, çağdaş, kendini savunup, kendi kendisi olabilen, iyi bir insan, iyi bir vatandaş; kısaca topluma yararlı ,verimli ve üretken bireyler olarak yetişmesini sağlamak tan çok uzak olan bu eğitim anlayışı hep egemen kılınmıştır. (Mevcut eğitim sisteminin yapısı ve düzenlenişi, Milli Eğitimimizin belirlenen amaç ve hedeflerini, gerçekleştirmeden yoksun ve uzaktır.)
Bunun gibi bir çok olumsuzlukların yaşandığı tüm eğitimcilerce bilinmesine, önerilerde bulunulmasına rağmen, bu sistemde ve benzerlerinde sürekli direnmek! Bir takıntı değil de nedir…
Yine bugün Üniversite Sınavlarındaki durumu anımsarsak, çeşnisi hiç bir ülkeye nasip olmayan bol çeşitteki liselerimizden mezun olan öğrencilerimiz, farklı özelliklere sahip olmalarına, farklı koşullarda yetiştirilmelerine rağmen; eşitlik adına! Yönelecekleri programlardaki kontenjanlar ile lise mezunları sayısının fazla olması bahane edilerek, eleyicilik esasına dayalı olan tüm lise mezunları aynı sınav maratonunda koşturularak, yükseköğretime geçişleri düzenlenmiştir. Sanki başka bir çözüm yolu yok gibi… Sanki herkes mutlaka doktor, öğretmen, hukukçu, mühendis vb. mesleklerin mensubu olacaklar…. Türkiye’de bu meslekler dışında diğer mesleklerdeki insanlara nitelikli kalifiye ara gücü elemanlara, uzman teknisyen ve teknikerlere hiç mi ihtiyacımız yoktur. Özellikle çağımızın koşullarına uygun olan mesleki, mesleki teknik eğitim veya işe hayata hazırlayıcı program mezunu kişilere ihtiyaç varken neden ihtiyaç yokmuş gibi bu alana gerekli önem değer verilmiyor. Sanki milyonlarca imama ve din adamına ülkemizde ihtiyaç oluşturuluyor. Yüksek Öğrenim Mezunu olan öğle mesleklerin lisans ve yüksek lisans programlarından çok sayıda mezun olan bu gençlerimizin işi hazır ya !..
Sizlerde biliyorsunuz! Hatta bilinçli olarak yapıyorsunuz ! Sizlerin yıllardır ülkemiz üzerinde planlayıp, uyguladığınız oyun bu! Oyun !.. Ülkeye yararlı ve üretken Nesiller yetiştirmek değil… Emperyalist Ülkelerin ve Demokrasi yerine Teokrasi ya da Otokrasi ve Monarşi vb. Yönetim biçimlerini getirmek ve kalıcı kılmak amaçlanan..…. Yeri geldiğinde kendilerine körü körüne itaat edecek eğitimsiz ve cahil nesiller ya da Dinci Nesiller yetiştirmek amacı ile bizim çocuklarımız ve gençlerimiz mi kurban seçilmeliler… Bu tür girişim ya da oluşumlara asla izin verilmemelidir…
Eğitime yıllarını vererek, üretken olma, bir işe yarama, kendi işini kurma, kendince istediği gibi yaşama vb. insani hayallerle, hedefini belirleyip yıllarca eğitim gören ve sonuçta tüm hayalleri gerçekleşmediği gibi bir bölümünü de gerçekleştirme olanağı tanınmayarak, sokağa atılıp işsizler ordusuna katılan, yıllarca kişiliğinden, onurundan ve ülke sevgisi ve çıkarlarından ödün vermeyen, ancak adı enayiye çıkan ve açlıktan ağzı kokan bu gençlere neden kıyıyorsunuz efendiler!.. Sizin yönlendirdiğiniz programlardan mezun olmalarında, Onların suçu nedir?
Emperyalizmin ülkemizde oynadığı oyun gereği, Lise, Yükseköğretim ve Fakültelerden mezun olarak, boşta kalan Diplomalı İşsizlere, Asgari ücretle çalıştırılacak kişilere, Terörist örgüt elamanlarına, Bozuk düzenden yararlanarak beyinleri yıkanacak bölücülere ve kolaylıkla satın alınacak maşalara daha fazla ülkemizde ihtiyaç var… Siyasi iktidarlara bağlı ve bağımlı olacak, gerektiğinde kolaylıkla kullanıla bilecek maşalara sürekli ihtiyaç vardır… Hedef budur! Bu ihtiyaçlar sürekli yaratılmalıdır!..
Emperyalizmden söz etmişken Emperyalist denilen Süper Güçler her çağda çıkarları için zayıf ülkeler üzerinde egemenlik kurmak için yayılmacı politikalar izlemişlerdir. Güçlü olan ulusları da iç karışıklıklar çıkararak parçala, böl yöntemi kullanarak egemenlik altına almışlardır. 20. yüzyılda yani çağımızda kendi ülkelerinin doğal zenginlikleri azaldıkça bu doğal zenginliklerin bulunduğu özellikle Petrol ve Doğal Gaz zengini olan ülkelere karşı, özellikle Orta Doğudaki devletlerin bu zenginlik kaynaklarını elde etmek için ülke içinde karışıklıklar çıkararak, kendilerine tabii olacak kişileri bir şekilde iktidara getirerek, sömürü düzenlerini kurmuşlardır. Yeri geldiğinde bu Süper Güçler arasında çıkar çatışmaları olasılığı olduğunda aralarında gizli paylaşım anlaşmaları yapılarak, çıkar çatışmaları önlenmeye çalışılmıştır. Bizim ülkemiz de de Emperyalist Güçlerden ABD ülkemize yüzlerce kilometre uzak mesafede olmasına karşılık sıcak denizlere inme Orta Doğudaki bu zenginlik kaynakları bulunan ülkelere yakın olabilmek için stratejik ve coğrafi konum bakımından uygun olan ülkemizi seçerek, planlarını uygulamaya başlamıştır. Bu ülkelerde oynadığı aynı oyunları ülkemizde oynayarak, kendi planlarını gerçekleştirmeye uygun bulduğu iktidarları desteklemeye, uygun olmayanları ortadan kaldırmak için demokratik yönden gücü yetmiyorsa, çevrede ve ülkede ulusal karışıklıklar çıkararak başta Kürt Sorununu ileri sürerek, etle tırnak gibi kaynaşmış ve yıl lardır kan bağı ile birlikte barış içinde yaşayan bu ulusları birbirine kırdırma planları yapmış ve sürekli başarılı olmuştur. Çünkü yöneten iktidarlar hep bu oyunlara gelmiştir. Gelmektedir, gelmeli midir…
Bu planları sekteye uğrama olasılığı gündeme geldiğinde yani iktidarlar akılcı politikalar izlediklerinde; çevre yani komşu ülkelerdeki ülkemizle aynı yapıya sahip Kürtleri siz eziliyorsunuz, sizlere haklarınız verilmiyor kışkırtıcılığını sürekli kullanarak, hatta bunları iç savaşa ve komşularla savaşa karşı silahlandırarak, askerlerince eğiterek, bu planlarını yıllarca oynamışlardır. Sonuçta her iki ulusun yıllarca ekonomik zararlarını bir tarafa bırakın, yaratılanların en kutsalı olan milyonlarca insana kıyılmış, insanlık suçu katliamlar yapılmıştır. Bu savaştan tek karlı çıkan yine ABD Emperyalizmi ve onun yerli işbirlikçileri bu komşu ülkelerin doğal zenginliklerden büyük kazançlar elde etmekle kalmamışlar, bu kaynakları ABD’ye taşımışlardır. Ülkemizde petrol, doğalgaz mutlaka vardır, çevre ülkelerde varken bizde olmaması eşyanın tabiatına aykırıdır. Ancak yeterli kadar bulunmadığının söylenmesi belki de şanstır. Yıllardır Orta Doğu ülkelerine yakın ve Asya Kıtası ile Avrupa Kıtası arasında köprü görevi görmesi yönünden stratejik ve jeopolitik öneminden dolayı terörden çektiklerimiz yetmezmiş gibi bu defa da bu doğal zenginlikler için Emperyalist Güçlerin planları oluşturulurdu. İleri çağlarda ülkemizde büyük oranda bulunan Bor Madeninin önem kazanacağı geç kalınmadan şimdiden dikkate alınarak, tüm güçlerimizi bu kıymetli madenin kullanılabileceği alanlara harcamakla kalmayıp, tüm enerjimizi tam kapasite ile bor ile neler yapılabilir, bor enerjisi konusuna yoğunlaşmalıyız ve bunu yaparken yabancı sermayeden uzak, yerli veya devlet eli ile yatırımlar, insan ve çevre faktörü de dikkate alınarak bir an önce yönelmeliyiz. Aksi takdirde emperyalist güçler bu zenginlik kaynağının önemini anladıklarında çok geç kalmış olabiliriz. Ülkemizdeki iktidarların gerek ABD, gerek Rusya, gerekse Çin vb. emperyalist güçlerle tabii ki çıkarlarımız doğrultusunda ticari ilişkilerimiz her ülke özellikle komşularımızla devam ettirilmelidir. Ancak ülkemiz topraklarına yakınlaşmalarına geçmişte yaptığımız Nato Üyeliği bahanesiyle ve ABD Üsleri oluşturmak gibi hataları tekrar etmemeliyiz, ayrıca yeri geldiğinde bu üslerde kapatılmalıdır. Çünkü Türk’ün kendisinden başka dostu yoktur tarih bunun kanıtları ile doludur…
Tekrar eğitim sistemimizdeki sorunlara dönecek olursak. Ama bu kötü planlarınız ve emelleriniz kendi ülkenizin çocukları üzerinde mi gerçekleştirilmeliydi? Hedefiniz onlar mı olmalıydı? Eğitimin temel amaçlarından biri topluma yararlı bireyler yetiştirmek, değil midir ? Toplumun ihtiyaçlarına uygun in sanlar yetiştirmek, yerine kendi çıkarlarına uygun insanlar yetiştirmek. Eğitimde yapılan bu olumsuzlukların, bazı ülkelerin soğuk ya da sıcak harp dönemlerinde uygulamalarını gördüğümüz; sözüm onlara insanlık için, ülke için diyerek, bazı kötü emellerini ve komplekslerini tatmin etmek isteyen kan içici, insanlık düşmanı diktatörlerce yapıldığını bilmiyor musunuz ? Bu ve benzeri durumlar, insan haklarının ihlali değil midir.? İnsanlarımızın çocukluklarından beri özlemlerini gerçekleştirme hayallerini ve hedeflerini yok edenler mi yoksa gençlerimizi bu hale getirenler mi asıl suçlulardır. Ben yine de tüm yapılanları, bilinç sizce ve düşünülmeden yapılmış masumane bir davranış kabul ederek; iyimser düşünmeye çalışıyorum… Bu önemli ve can alıcı konularda bu kadar da iyimserlik sizce yararlı mı? …..
Bu farklı, farklı yapılanmış okullarda eğitim-öğretim gören öğrencileri, aynı sınavla ya da yalnız derslerdeki akademik başarı durumunu dikkate alıp, sınavlarla yöneltmek; yetiştirmeye çalışmak doğru bir davranış mıdır? İnsan olmanın etik kurallarına uygun mudur ? Eğitim Kurumlarında, yetiştirilen bu öğrencilerin arasındaki farklılıklar her ne hikmetse gözden kaçırılıyor ya da bilindiği halde, eleyicilik denilen bu kolaycı yaklaşımlar seçiliyordu. Ama acaba bilinçli mi yapılıyor? Sorusu, ülkemizin çıkarları dikkate alındığında, tüm iyimser bakış açıma rağmen zihnimi meşgul etmeye devam ediyor. Çünkü bu ülke bizim ülkemiz, bu çocuklar bizim çocuklarımız !..
