1. Oral “Ağız” Dönem: Gelişimin ilk basamağı ve yaşamın bir ve bir buçuk yılını içerir. Anneye bebeğin en çok bağımlı olduğu ve gereksinim duyduğu dönemdir. Özellikle ilk aylarda bu daha belirgindir. Bebeğin beslenmesi, algılamaları, diğer ihtiyaçları, gereksinimleri ve kendini anlatım yolları;  ağız bölgesine odaklıdır. Algılanan duyular, açlık, susuzluk, anne memesi ya da onun yerine geçen nesnelerin oluşturduğu hoşlanma ya da haz kaynağı veren dokunma uyarmaları, yutma ve doyma ile ilgili duyulardır. Açlık, oral gerginlik yaratır, bebek çaresizdir, kendi kendini doyuramaz; bu amaca ulaşmak için ağlar.  Emzirildiği ya da doyurulduğu zaman amacına ulaştığından, gevşeme gerçekleşir ve susar. Besin maddesinden hoşlanmazsa dışarıya atar. Özellikle bu dönemde, iki tür oral etkinlik gözlenir, ağza alma ve ısırma “ çiğneme için kullanılır” daha belirgin ve egemendir. Başlangıçta bebek, dudakları ile anne memesini ayırt edemez ve dış nesneyi kavrayamaz. Acıktığı zaman bu nesneyi arayarak, dış dünya ile ilişki kurmaya zorlanır. Bu dış dünya doyumu sağlayarak açlığın verdiği gerilimi ortadan kaldırarak, haz verdiği için dış çevreye ilk tepkisi onları ağzına koyma biçiminde gerçekleşir. Böylece anne bebeğin ilk sevgi nesnesi olur. Gereksinim ve ihtiyaçları karşılandıkça güven duygusu gelişir. Ancak bağımlılığa eğilimi yaşam boyu sürer. Oral gereksinimlerin karşılanmaması ya da aşırı doyurulma normal dışı kişilik özelliklerinin yerleşmesine sebep olur. Oral Kişilik, aşırı bağımlı, haset, kıskanç ve arada bir diğer insanlara bir şeyler verirlerse de bunların karşılığını alma beklentisi ya da çıkarı için yaparlar. “Güven yitirilmesi ve bağımlılık”  Bu dönemi başarı ile atlatan çocuklar kendine ve çevresine güvenen, kıskanmadan paylaşan “ alan ve veren” ve bağımsız kişiliğe sahip olurlar. “E. Erikson, Yaşamın Sekiz Döneminde ayrıntılı açıklanacaktır.”  

     2. Anal Dönem: Üç yaşına kadar süren dönemdir.  Normalde, besin maddeleri sindirildikten sonra, anüs kasları üzerine yapılan basınçla dışarı atılır.  Dışkının boşaltılması, yaşanan rahatsızlığa son verir ve bireyi rahatlatır. Çocuk, anüsü büzen kaslara giden sinirlerin olgunlaşması sonucu, dışkının tutulması ve boşaltılması üzerinde denetim kurmaya başlar. Annenin denetiminden bağımsız olmaya çalışırken, dışkıyı denetleyerek tutma bağımsızlaşmayı ya da denetimi yitirerek, altını kirletme olayı utanç duygularına yol açar. Anne bu durumun farkında olarak, bu denemelerin özerklik ve bağımsızlık yolunda ilk denemeler olduğunun farkında ve bilincinde olmalıdır. Bu dönem, bir önceki dönemin edilgin biçiminden, etkinliğe geçiş dönemidir. Dışkıyı tutma ve boşaltma konusunda ortaya çıkan anne ile çatışmalar sonucu, bir önceki dönemde ortaya çıkan bağımlılıktan ayrılma, bireyselleşme ve bağımsız olma istekleri içeren karşıt duygular yaşamasına yol açar. Çocuk için değerli bir nesne olan dışkıyı tutma “barsak çeperi üzerindeki basıncın verdiği haz sonucu”  ya da bir armağan gibi anneye sunma duyduğu hoşlanma duyguları yaşar. Bu annenin istekleri “Boşaltmanın verdiği hazın ertelenmesi ya da sona ermesi isteği ”  ve düzenlediği programla çatışır. “ Anal Erotizm”  Bunun tersi dışkıyı yıkıcı ve güçlü bir silah gibi kullanarak, saldırgan duygularla püskürtme eğilimi oluşur. ”Anal Sadizm” Düşlerinde patlama ve bombalama biçiminde belirir. Anal dönemin anne ve çocuk açısından uyum içinde düzenlenmemesi durumunda, uyumsuz kişilik özellikleri ortaya çıkar. “ Tuvalet Eğitimi”  Annenin bu dönemdeki tutum ve davranışları çok önemlidir. Çocuk, tuvaletini tutma ve denetleme eğiliminde iken, annenin tuvaletini yapması konusunda katı, baskıcı, zorlayıcı tutum ve davranışları “ kızma, azarlama, dayak vb”  sonucu, tepkisel davranış olarak dışkısını tutar ve kabız olur. Ayrıca, annenin yarattığı dışlamanın sonucu, yalnızlık duygusu ve güvensizlik kazandırmakla kalmayacak; bu tutumu diğer davranış alanlarını etkilediği durumlarda çocuk tutucu kişilik özellikleri geliştireceği “ yalnızlık duygusu, aşırı düzenlilik, katı görüşlülük, inatçılık, dik kafalılık, cimrilik vb. kişilik özellikleri ve davranışları kazanır. “ Bazen de dışkısını uygun olmayan zamanlarda bırakma alışkanlığı geliştirir. “ eziyet etme eğilimi, yıkıcılık, kızgınlık nöbetleri, pasaklılık ve dağınıklılık vb. kişilik özellikleri ve davranışlar kazanılır.”  Anne istemeden vermiş olduğu yanlış tuvalet eğitimi sonucu,  çocukta yaşamı boyu sürecek, olumsuz kişilik özellikleri kazandırılmış olacaktır. Ayrıca annenin tutarsız davranışları ve ilgisizliğine karşı duyduğu öfkeyi boşaltma alışkanlığı geliştiren çocuklarda; sevgi ve nefreti birlikte yaşama, öfke tepkileri gösterme, başkaldırma, sadist ve mazoşist eğilimler yaşam boyu izlerini sürdürür.”  Anneye kızgınlık duyguları, dışkıyı tutma çabası tüm duygusal tepkilerin ketlenmesine “ Bu durumun yarattığı anksiyeteden kaçınmak için egonun işlevlerinden birini yada bir kaçını bilin dışı düzeyinde durdurması yada sınırlaması durumudur.  Beklenmedik olaylarla karşılaşan yada trafik kazası geçiren birinin, içgüdüsel dürtülerden kaynaklanan geçici bir ketlenme durumu oluşur. Bu olay sonucu, kişinin şok geçirerek, dakikalarca şaşkın ve donakalmış durumunu örnek verebiliriz. Bu durum doğal bir savunma mekanizması işletir ve ketlenme ile kişinin anksiyeteyi tüm yoğunluğu yaşamasını engeller. ” ve anal tutucu kişiliğin gelişimine yol açabilir.  Obsesif- kompulsif Nevroz ”  Anne ile çocuk arasında olumlu ve uyumlu ilişkilerin oluşması durumunda; Özerk, bağımsız bir birey olarak, özgürce seçim yapabilme, suçluluk duymadan girişimde bulunma, olaylar karşısında kararsızlığa kapılmadan eyleme geçme ve eylemin sonuçlarına katlanma, dik kafalı olmadan ve aşırı ödünler vermeden insanlarla işbirliği ve iletişime geçme yetenekleri kazanır. İleriki yaşamında özerk bir birey olarak, yaratıcı ve üretken sağlıklı bir bireye dönüşebilir.                                                                                                                                                                  

       3. Fallik Dönem: “ Fallik, Cinsel Bölgeler anlamına gelir” Cinsel bölgelerin işlevleri ile ilgili cinsel bölgelerin uyarılmasından heyecan duyma ve cinselliği karşı aşırı ilgi biçiminde davranışlarla belirlenen bu dönem üç yaşın sonlarında başlar ve beş yaşın bitiminde sona erer. Bu dönem, insanın kişilik ve cinsel gelişiminde dönüm noktası sayılabilecek, ilk kritik dönemdir.  Bu dönemin belirgin özelikleri olarak, cinsel organ ya da organlar her iki cinsin ilgi konusudur ve saldırgan duyguların ortaya çıktığı bir dönemdir. Cinsel organlara dokunma eğilimi artar ve karşı cinsten ebeveynlere dönük, çoğu bilinçdışı, cinsel düşler geliştirilir. Suçluluk duyguları kızlarda önce erkek cinsel organına sahipken, sonradan hadımlaştırılıp bu yolla cezalandırıldığı kaygıları yaşamasına neden olur. “ Oedipus Karmaşası, Çocuk 3 ile beş yaşları arasında bu karmaşayı yaşar.” Bu dönemin özelliği gereği, çocuğun ilgileri ve dürtüleri cinsel organlara yönelik olduğu için çocuğun kendi cinsleri ile özdeşleşmesi ve önceki dönemlerden kaynaklı cinsel nitelikli diğer dürtülerin; cinsel organlara yöneltilmiştir. Özellikle yarışma, düşmanlık duyguları ve giderek belirginleşen özdeşim kurmaları içerir. Bu dönemde çocuk, anne, baba arasında yoğun ve üçlü sevgi ilişkileri gözlenir. Başlangıçta kız ve erkek çocuk gereksinimlerini karşılayan anneye bağımlıdır. Annenin sevgisini paylaştığı için babadan hoşlanmazlar. Karşı cinse ve otoriteye karşı geliştirilen tutumlar, sonucu babasının yerine geçmeye çalışır,  “ erkek çocuk, anneye karşı ilgi ve dürtülerini ona sevgili gibi davranışlarıyla belirginleşir. “  baba artık rakiptir, bu durum çatışma yaratır. Ancak babasına yönelik saldırgan duygularından dolayı kıskanç baba tarafından cezalandırılacağından korkar. Babasının vereceği cezanın cinsel isteklerinin merkezi olan, cinsel organından kendisini yoksun bırakacağı duygusunu yaşar ve korkar. Bu korku, annesine karşı geliştirdiği cinsel içerikli duygulardan daha yoğundur. Bu dönemdeki hadımlaştırma korkuları, babaya duyulan düşmanlık duygularının bastırılmasına ve uzun bir süre bu istekleri ertelemesine ve aynı zamanda baba ile özdeşleşerek, tehlikeli cinsel isteklerin yerini sıcak sevgi duygularının almasına yardımcı olur. Ergenlik döneminde tekrar ortaya çıkmak üzer sonlanarak, ortadan kalkar.  Annenin sevgisini baba ile paylaşmama durumu kızda farklılık gösterir ve değişikliğe uğrar. Kızlar, aslında hadımdır, bu duruma neden olan, kendini eksik dünyaya getiren, anneye kızgınlık duyar ve anneyi sorumlu tutar. Bu düş kırıklığı ve eksiklik duygusunun sonucu, üstelik annesinin de bu organdan yoksun olduğunu görünce;  düşmanlık duyguları yoğunlaşır,  eksiklik duygularını ödünlemek üzere erkek cinsel organına imrenir. Sevgi beklentilerini, yitirilmiş olan erkeklik organının yerine geçecek ve bu organa sahip olan babasına yöneltir. Kızlarda da erkek çocuklar gibi beşinci yıldan itibaren bastırılır ya da çözümlenir. Ebeveyn tutum ve davranışları, çocuğu kendi bedeni dışında bir nesnede doyum aramaya yönlendirir. Kendi bedensel özelliklerini cinsiyetiyle özdeşleştirmeye başlar ve yetişkin cinselliğinin temelleri atılır. Bu dönemde, sağlıklı koşullarda her çocuğun kendi cinsiyetini belirlemesine, utanç ve eksiklik duygusu yaşamadan meraklarını gidermesine, çevresindeki kişiler dışında kendi içsel dürtü ve istekleri üzerinde egemen olma çabalarının geliştirildiği kritik dönemdir. Bu imrenme kız çocuğu ilerde evlenip, çocuk sahibi olduğunda tamamen ortadan kalkar.

      4. Gizil “Latent” Dönem: Cinsel istek ve dürtülerin kısmen durgunluk içinde geçtiği daha doğrusu akran dediğimiz arkadaşlara yöneltildiği 6 yaşından 13 yaşına kadar geçen dönemdir.  Bu dönemde cinsel istek ve saldırganlık duygu ve enerjileri, öğrenme, araştırma arkadaş çevresi ile oynadığı oyunlar ve çevresindeki insanlarla etkin ilişkiler kurmaya yönelmiştir. Bu dönemin en önemli özelliklerinden biri girişimlerinde, yenilgilerde yaşayacak olmasıdır. Yenilgiyi yaşaması durumlarında korkmadan, aşağılık duygusuna kapılmadan, gerekli çabayı gösterip, gerekli girişimde bulunması gerektiği öğretilmeli zor anlarında onun yanında olduğunuz mesajı, destek ve sevgi ile verilmelidir. Ancak bu şekilde özerk ve sağlıklı bir kişiliğin gelişimine katkıda bulunmuş olursunuz. Her dönemde ebeveynlerin göstereceği ilgi ve sevgi derecesi oranında o dönemi sağlıklı atlatmasının gerçekleşeceği asla unutulmamalıdır. Bu dönemin başarılı bir şekilde atlatılması sonucu, çocuk içsel dürtülerinin denetimini sağlayamaz, enerjisini merak ettiklerini araştırmaya ve öğrenmeye, beceriler geliştirmeye yöneltemez. Bunun sonucu aşırı bir denetim kuran bir kişilik özelliği geliştirerek, bu döneme uygun sağlıklı kişilik gelişimine kendini kapatır. “Obsesif Karakter”                        

       5. Genital Dönem: Bu dönem 11 ile 13 yaşları yani erginlin başlangıcından, genç yetişkinlik dediğimiz kişilik gelişiminin tamamlandığı, toplumsal bir yetişkin haline geldiği; döneme kadar devam eden süreleri kapsayan ve insanın kişilik gelişiminin ikinci kritik dönemidir. Bu dönemde ergenler yavaş, yavaş ebeveynlere bağımlı olmaktan kurtularak, aile dışındaki karşı cinslerine yönelirler. Kendi özsever duyguları gittikçe, zevk arayan gerçek nesnelere yönelir. Çocukluktan yetişkinliğe geçişte çözümlemesi gereken en önemli sorunlardan biri bilinçdışındaki anne ve baba kavramlarındaki değişikliklerde görülür. “ Ergenliğe kadar anne ve babaya bağımlı ve güven duygusu taşıyan çocuk için anne ve baba her şeyi bilendir. Bunun tersi durumda, güven yerine, güvensizlik duyguları gelişmiş demektir.”  Bu sorunu çözmeye yönelik çabalarında, ebeveynlerin güçlü imgelerini yıkma ve onların yerine geçecek kişiler arayışlarına girişirler. Ancak daha sonra bu yolla bulamayacaklarını anlayarak, kendi kişilik gücünü ve bilgeliğini kendileri yaratmaları gerçeğini kabullenirler. Toplumca onay görülen, benimsenen değer yargılarına uygun denemelere girişirler.  Ancak, toplumdaki hızlı ve baş döndürücü gelişmeler, değer yargılarına ulaşmanın zor olduğu ve bu yaşlarda kendini yeterince denetleyememesi sonucu ve rolüne ilişkin şaşkınlıklar yaşamasına ve bunun o kadar kolay olmayacağı gerçeği ile yüzleşmesine neden olur. Bir yandan yetişkin erkek ve bayanın bedensel özelliklerini kazanırken diğer yandan toplumun erkek ya da kadın olarak kendilerinden beklentilerini benimsemek zorunda olduklarını anlarlar. Diğer taraftan öğrenimleri, işleri yada gelecekteki meslek ve rolleri konusunda karar vermek ve bu sorunu çözümlemek durumunda kalırlar. “Freud, ergenin olgunluğu iki ölçütte belirlenir. Seve bilmek ve çalışa bilmek. ” Bu gerçekleri çoğu zaman aile rehberliğinden yoksun kalarak gerçekleştirirler. Bu dönemdeki içsel çatışmalar, ergenin yetişkin olma, yetişkin olarak kabul edilme daha doğrusu büyüme isteğinin doğal bir sonucudur. Bu nedenle rol karışıklığı denilen içsel çelişkiler yaşar. Bazı değerler kazanılır, sonra bırakılır, yerini başka değerler alır. Bazen bebeksi bir bağımlılık, bazen yıkıcı olmaya kadar giden kararlı bir bağımsızlık. Bazen değerler benimsenir, bazen tümden vazgeçilir. Kısacası yaşamında sürekli ileriye ya da geriye gidişler ve gelişler gözlenir. Bu dönemin başarılı bir şekilde çözümlenmesi kişilik gelişiminde ikinci kritik ve önemi vardır. Bu dönemde daha önceki dönemlerin izleri ortaya çıktığı için bu dönemdeki çatışmaların çözümlenmemesi durumunda, kişiliği olumsuz etkileyen ciddi ve kalıcı izler bırakabilir. “Kimlik Bunalımı”  Gencin toplum içindeki yeri ve rolüne ilişkin çelişkileri ve şaşkınlığı, kendi bağımsız kimliğini belirleyememenin verdiği çaresizlik ve umutsuzluk, bir grubun ya da toplumun kimliğini benimseme ve kendini kimlik boşluğundan kurtarma çabalarında sapmalar gözlenebilir. Ebeveynlerin, gencin kendilerine bağımlı olmadan, kendi özgür iradeleriyle bağımsız ve özerk bir bireye dönüşmesi çabalarına, destek olup, gerekli sabır, sevgi, ilgi, hoşgörü göstermeleri durumunda; ergen insan yaşamının ikinci kritik dönemi denilen ergenlik dönemini sağlıklı ve başarılı bir şekilde atlatacaktır. Toplumca benimsenen ve önem verilen kişilik özelliklerini kazanmış olacaktır. Gelecekte, doyurucu cinsel etkinlikler kuran, kendi bireysel güçlerini geliştiren, başka bireylere sevgi ve saygı ile yaklaşan, sağlıklı iletişim ve ilişkiler kuran, kendisine doyum sağlayacak amaçlara ulaşan, meslek kazanan, kendisinin de toplumda bir yeri olduğunu anlayan; kısaca kendine doyum sağlayacak amaçlara ulaşmak için çaba gösteren, yaratıcı, üretken bir kişiliğe sahip olacaktır.

                                       EGO ANALİSTLERİ “ PSİKANALİSTLERİ ”

     Freud’ den sonra  gelen,  Freud’un kızı Anna  Freud, Erik  Erikson,  Hartman, D. Rapapot vb.  çağdaş kuramcılar, insanların davranışlarını inceleyerek, “ Tüm davranışları, cinsel istek ve arzular, korku ve kızgınlıklar ile açıklamanın yanıltıcı olabileceği; başka nedenleri olabileceğini araştırmışlardır. Davranışların içgüdüsel dürtülerin zorlanması sonucu değil, görme, işitme vb. duyularının içgüdülerden bağımsız çevre ile ilişkide bulunmaları sonucu gerçekleştiğini  saptamışlardır.  ”Bu işlevleri, benlik yada ego işlevleri olarak tanımladıkları için bunlara  “Ego Analistleri” denmiştir.  Bu analistler,  İnsan  kendi davranışlarının ve çevrede olanların farkındadır.  Üstelik farkında olduğunun da farkındadır.  Düşünce insanda doğuştan var olan bu yetidir ve davranışların bilinçli olarak yönetilmesi görevini yürütür.  Her insanın ne düşündüğünü, anıları ve o an içinde bulunduğu durumca belirlenmektedir. Düşünce ve bilincin gelişmesi sonucu bellek yaşanan olayları, olaylara verilen tepkilerin izlerini, zihinde; zaman, yer ve benzerlik yönlerinden bir düzenleme yapar.  Öğrenilmiş davranışlar, sırasıyla birbirini izler ve an alt düzeyde ilk öğrenilenler, en üstünde son öğrenilenler ve çoğu kez yaşanmakta olan zamana ilişkin davranışlar bulunur. Herhangi bir sebepten dolayı, üst düzeydeki davranışların oluşmaması durumunda; bir alt düzeydeki davranış biçimleri ortaya çıkar. “Gerileme”  Bazen alışılmış bir davranışın yerini yeni bir davranış aldığında alışılmış davranış ortadan kalkar. Davranışların bir bölümü bilinç tarafından denetim altına alınamaz ya da tehdit edici durumlar sonucu denetimi güçleştirir; hatta denetimin yitirilmesine yol açabilir. Bu durumlarda normal dışı davranışlar ortaya çıkar. “Kazanılan ya da edinilen davranışların yetersiz olması, ego yapısınca iyi düzenlenmemiş olması ya da ego ve id gerçeklerden kopması durumu vb. ” Kısaca,  dış dünyadaki olayları ve öğrenilmiş davranışları ön plana getirmiş, içgüdüsel enerjilere daha az önemli olduğu görüşlerini ileri sürerek, yapısal kişilik kuramına büyük katkılarda bulunmuşlardır. Bu araştırmacılar bireylerin davranışlarını incelemeleri sonucuna uygun,  iki gruba ayırmışlardır.

        1. Dürtüsel Davranışlar: Bedensel uyarıcılara ve dış etmenler e bağlı olmadan, kendiliğinden ortaya çıkan, bazı normal dışı tepkiler, mantık dışı düşünceler ve istem dışı davranışlar bu gruba girmektedir.

        2. Nedene Bağlı Davranışlar: Bir nedene bağlı olarak “ yaralanma bir kaza, bir doğa olayı yada yaşanan şok ve travmalar vb. “ ortaya çıkan davranışlardır.

        Şimdi sırası ile ego analistlerinin, kişilik kuramlarına kazandırdıkları yeni görüş ve düşünceleri kısa ve öz olarak inceleyelim.

        ERİK ERİKSON

      Erikson a göre,  her şeyin çocukluk dönemi ile açıklanırsa, o zaman her şey bir başkasının kusuru olur ve insanın kendi sorumluluğu azımsanmış olur. Görüşünü ileri sürerek, Freud’ un cinsel yasakları yaygın olduğu dönemde yaşadığını, bu nedenle nevrozların oluşumunu   cinsel çatışmalarla açıklama eğilimi gösterdiğini, daha sonra toplumsal etmenleri kabul ettiğini belirtmiştir.  Sağlıklı kişilik özelliklerinin, dış dünyadan gelen bilgileri belirli bir düzene koyma, algılanan durumları değerlendirme, bilinç düzeyinde çağrıştırılacak anıları seçme, uyum sağlayıcı davranışlar geliştirme ve yöneltme ve geleceğe yönelik tasarılar ve girişimlerde bulunma ego tarafından gerçekleştirildiğini belirtmiştir. Erikson’a  göre, istekler ve olması gerekenler iki karşıt kutup oluşturur. Bir yanda aşırı yıkıcı istekler, diğer yanda ebeveynlerin ve toplumun benliğe mal edilmiş kısıtlamaları  “olması gerekenler “ egoyu zorlar. Süper ego en az id kadar barbardır ve bireyi yıkıcı biçimde cezalandırır. Egonun iyi ve sağlıklı çalışması halinde,  birey gereksiz enerji harcamadığı gibi acı çekmez ve sonuç olarak nevrotik aksaklıklar oluşmaz. Ego gücünü süreç içinde sayıları artan, yaşam deneyimleri kazanılarak gelişir. Ancak kazanılan deneyimlerin, yaşamın belirli dönemlerinde sağladığı güvenin; eriştiği üretkenlik düzeyini devam ettireceği anlamına gelmez. Her dönemde karşılaştığı yeni durumlarla nasıl baş edeceği geliştirmiş olduğu kimlik ile ilişkili ve durağan değildir. İnsanın yaşam döngüsü bebeklik, çocukluk, ergenlik, gençlik, yetişkinlik, orta yaş ve yaşlılık olmak üzere yedi dönemden oluşur. Kişilik, bu sekiz dönemin tümünde gelişimini sürdürür, her dönem kendinden sonra gelen dönem için bir basamak oluşturur, bir dönem önceki dönemin etkisi ile biçimlenir, önceki dönem sonraki dönemlerde gelişecek olan çekirdek özellikleri içinde barındırır. Aşamalı oluşum ilkesi ile her dönem kendisine özgü gereksinimleri, tamamlayacak görevleri, çözülecek sorunları duyarlı yönleri ve özgül bunalımları vardır. Kişiliğin normal gelişiminde, bu gereksinimlerin karşılanması, sorunların çözülmesi, görevlerin uygun zamanda tamamlanması ve bunalımın atlatılması ile gerçekleşir. Her dönemin özelliği ile ilişkili ve ağırlık noktasını oluşturan temel işlevler, bütün organizmaya yayılarak, organizmada egemen işlev biçimini oluşturur.  “ Oral dönemde, ağız bölgesinin temel işlevi içe almadır. Organizmanın bütün yüzeyi ve duyu organlarının tümü bu işlevi yürütür. “  Her dönemin kendine özgü olan organ işlev biçimi, toplumsal çevre ile sürekli etkileşim halindedir. Bir dönemde olumsuz gelişen kişilik özellikleri bir sonraki dönemlerde, gerekli ve uygun koşullar oluştuğunda, olumlu yönde geliştirilebilir.  “Çevresindekilere güvenemeyen bebeğe, bir sonraki dönemlerde gerekli ilgi ve bakım sağlandığında güven duygusu geliştirilebilir.” İşte bu özellik, Erikson Kuramı’nın ayırıcı özelliğidir.

       1. Oral Duyum Dönemi: “güven ya da güvensizlik “  

     Bebeğin yaşamın ilk yılı boyunca devam eden, kendisi ve çevresindeki dünyaya karşı güven ya da güvensizliğin oluştuğu dönemdir. Annenin çevresinde bulunması, istek ve gereksinimlerinin karşılaması oranında güven duygusu ya da tersi durumlarda güvensizlik duygusu gelişir. Anne bebeği besleyerek, bakımını sağlayarak, koruyarak, gereksinimlerini bebeğe gülümseyerek, sevgi göstererek, sıcak bir ilişki kurarak, karşılarken; bebek karşılık verir.  Bebek anne ya da ebeveynlerince verilenleri, “dışarıdan verilen besin, nesne, uyarılar vb.”  yalnız ağız yolu ile değil bütün duyu organları ile organizmanın içine aktarır. Doyurulmasından haz duyar, tersi durumlarda acı hisseder. Gerek acı duyma, gerekse haz almaya tüm organizma yanıt verir. Bebek açlık gibi diğer temel ihtiyaçları ve gereksinimlerin karşılanmaması durumunda, yaşadığı acıyı ya da hissettiği rahatsızlığı ortadan kaldıracak, bekletecek ya da erteleyecek gücü kazanmamıştır. Tamamen çaresiz olan bebek, ancak kendisine annenin ya da çevresi tarafından verilenlere bağımlıdır. Bu nedenle, annenin varlığı ile anneye bağımlı olarak yaşayabilir. “ sembiyotik ilişki”  Yani alıcı olan organizma ile çevre sürekli ve karşılıklı ilişki içindedir.  “ verilenleri alma, çaba göstererek alma, giderek verme yetileri kazanır.”  Burada içe alma bu dönemin organ işlevi alma ve verme ise, çevre ile etkileşim yani toplumsal işlevi benliğin bir yetisidir. Bu karşılıklı etkileşim içinde bebek, annesinin ihtiyaçlarını, gereksinimlerini sürekli karşılayacağına inanır ve güvenir.  “ Annenin içinde bulunduğu koşullara göre bebeğin gereksinimlerini karşılarken farklı tutum ve davranışlarda sergileyebilir.”  Tersi tutum ve davranışların sergilenmesi halinde güven yerine güvensizlik aşılanır. Anne bunu kendi bildiği yolla yaparken, içinde yaşadığı toplumun gerçeklerini farkında olmadan bebeğe yansıtır. İlk altı ayında gözlerini kullanıp, bazı seslerden anlam çıkarmaya, kollarını, parmaklarını denetlemeyi öğrenir ve nesneleri eline almaya çalışır. Bu aşamada bazı şeylerin verildiğini, bazılarının verilmediğini ya da elinden alındığını fark eder. Bu durumda gereksinimlerinin çoğunun karşılanması durumunda güven, karşılanmamsı durumunda güvensizlik yaşar. Dişleri çıktığında damak ve ağız bölgesindeki acıyı bir şeyleri ısırarak dindirmeyi fark eder. Ancak anne memesini ısırması durumunda memeden uzaklaştırıldığını ve beslenme ihtiyacının yarım bırakılması  veya memeden kesilmesi, durumunda çocuk üzüntü ve özlem duyguların yaşar. Bu özlem duygularına eşlik eden duygu umuttur. Tekrar memenin verileceği umudunu geliştiremeyen çocuk, kendini dışlanmış hisseder. Beslenme dışında uykunun ilkel algıları öğrenilir.

      Bu dönem ve diğer dönemlerin bazılarında, çocuğun temel amacı; temel ilgi istek ve ihtiyaçlarının karşılaması için harekete geçmek ve eylemde bulunmaktır. Ancak, bu istek ve ihtiyaçlarının sınırlılığını çoğu dönemlerde bilmez. Süreç içinde koşulların ve ebeveyn ve toplumun tutum, davranış, desteklemeleri ya da yapılan kısıtlamalar sonucunda; neleri, ne derecede yapıp, yapmayacağının sınırlarını öğrenir.

    2. Anal Kas Dönemi: “özerklik ya da utanç ve kararsızlık “  

   İki ve üç yaşlarında, çocuk kendi başına yürümeye, konuşmaya, beslenmeye başlar, zihinsel yetilerinin ve güçlerinin gelişimi yatay  “bağımlı” değil dikey “ bağımsız, özerk”  bir yapıda gelişmeye başlar. Boşaltımda anüs kaslarını denetlemesi ikinci yaşlarda başlar, tuvaletini tutmak ya da özgürce bırakmak. Çocuk bu iki tür tutumdan hangisini öğrenip, benimseyeceğini aile ve toplumda geçerli olan ödüllendirme ya da cezalandırma yöntemi ile öğrenir. Çocuğun bu eylemleri yalnız tuvalet eğitimi ile sınırlı değildir. Çocuk, çevresini keşfe çıktığında neyi yapması gerektiği, neyi yapmaması gerektiği; neyin iyi, neyin kötü; neyin doğru, neyin yanlış, nelerin onay göreceği, nelerin onaylanmayacağı vb. konularını bilmedikleri gibi sınırlılıklarını da kavrayamazlar. Bu nedenle ebeveynlerin oluşturduğu koşullar, gösterdikleri tutum ve davranışlar benliğin oluşumunu etkiler.  Süreç içinde bu kavramlarla tanışarak, nitel ve nicel özelliklerini kavrayarak, kendilerine sunulan koşulların farkında olur, bunun sonucu istek, ihtiyaçları gibi davranışlarını da sınırlamayı öğrenirler.  Ebeveynlerin görevi, çocuk için en uygun olan ortam ve koşullar oluşturmak, aşırı koruyucu ve aşırı itici tutum ve davranış biçimlerinden kaçınılarak; çocuğun kendini denetleme konusunda kendi gücüne göre, neyi yapıp neyi yapamayacağı konularında seçimini kendisinin belirlemesinin koşullarını yaratmak olmalıdır.  Çocuk ancak bu koşullarda, özerklik duygusunu geliştirir ve kendine güven duyar. Sevginin kızgınlığa, işbirliğinin kendine yönelik davranışlara “ bencillik” ve kendini ifade etmenin içinde tutmaya oranla daha önemsenip, onay gördüğünü fark eder. Eğer dışkıyı bırakması olumsuz karşılanır ya da özerkçe yaptığı davranışlar kısıtlanırsa, eziklik, kızgınlık y da utanç duyguları yaşar. Kısaca, özerklik duygusu yerine, utanç ve karasızlık egemen olur. Utanç duygusunun yerleşmesi halinde, yaptığı seçimlerin ya da davranışların doğru olup, olmadığı ve onay görüp, görmeyeceği konusunda sürekli tereddütler ve özellikle kuşkular kapılır ve ileriki yaşlarda hakkını savunamaz.

       3. Cinsel, Devinsel Dönem: “ girişim ya da suçluluk duygusu ”

     Üç yaşlarından sonra başlayan ve beş yaşında sonlarında sona eren ve yaşamın birinci kritik dönemi kabul edilen, fallik dönemin karşılığıdır. Kendi başına merak eder, davranışlarda ve girişimlerde bulunur.  Çocuğun bu eylemleri aile ve toplumca desteklendiği ve yardımcı olduğu ve desteği çevresince desteklendiği oranda olumlu kişilik özellikleri;  bu e engellendiği, eleştirildiği ve suçlandığı durumlarda ise olumsuz kişilik özellikleri kazanır. Zamanının büyük bölümünü evde geçirdiği için merak, ilgi ve girişimleri anne ve babaya karşı gösterdiği cinsel içerikli ilgi, istek, tutum, davranış ve girişimlerdir. Ailece bunlar kısıtlanıp, reddedileceği için hayal kırıklığına uğrar ve bu reddedilmişliği yanlış eylemlere bağladığında, suçluluk duyguları geliştirir. Süreç içinde kendisinin yapmak istedikleri ile ebeveynlerin yapmak istedikleri arasındaki farklılığı görmeye ve anlamaya başlar ve ebeveyn isteklerini giderek kendine mal eder ve onlara aykırı düşen davranışlardan dolayı kendini suçlar ve cezalandırır. Ancak bu dönemin sonlarına doğru, ebeveynlere karşı cinsel içerikli istek ve duyguları bastırarak, yitirir. İlerde anne yada baba olacağı hayalleri ve düşleri ile erteler.

       4. Gizil Dönem: “ beceri ya da aşağılık duygusu”

      Okul çağları olan altı ile on bir yaşları arasındaki çocukluk dönemidir. Çocuk ev, yakın çevresi ve okul ortamlarında,  ilk kez yaşamından bazı sonuçlar çıkarmaya, yetişkinlerin kullandığı araç, gereçleri kullanma denemelerine girişir. Sürekli olarak hareket, etkinlik ve girişim ve eylemlerde bulunur. “ kurcalar, yapar, bozar, karıştırır vb.”   Yaptıkları girişim, iş ve eylemleri en kusursuz biçimde yapmak için ciddi, gücü yettiğince, elinden gelen tüm çaba ve gayretleri gösterir. Eğer bu çaba ve eylemlerine karşı çıkılarak, kısıtlanır ya da engellenirse; çocuk yaptığı bu eylemlerin ve gösterdiği olağanüstü çabaların karşılık bulmadığını, gereken değer ve önemin verilmediğini görünce; aşağılık duyguları geliştirir. Arkadaş çevresi ile oynadığı oyunlarda çevresini, dünyayı algılamaya ve kendi denetimine almaya çaba gösterir. Çalışmalar yapar ve yaşantı örnekleri yaratır, denemelere girişir ve bunlar üzerinde denetim kurmaya başlar.

       5. Erinlik ve Ergenlik Dönemi: “ego kimliği ya da rol karmaşası”

      Çocukluktan yetişkinliğe kadar olan ve kişiliğin oluşumunda ikinci kritik dönem dediğimiz, ergenin kişiliğini oluşturmak için kimlik geliştirmeye, gayret ve çaba göstermek için çabalarda bulunduğu, girişim, eylemlere geçtiği tüm süreçleri içeren bir dönemdir. Bu dönemde dış görünüm önem kazanır ve bireyin benliğinin oluşumuna katkı sağlar. Bundan önceki dönemlerde anne babasına karşı güveni, onları her şeyi bilen, her şeyin üstesinden gelebilen güçlü kişiler olmaları inancı değişerek, onların yerini alacak başka kişiler arar. Bu nedenle ebeveynler geçici olarak değerlerini yitirirler. Bunun sonucu yalancı önderlere ve güç gösterilerine kolayca kapılabilir. Genç kimlik arayışı içindedir, bu kimlik arayış çabası onun kahramanlara, öğretilere ve karşı cinse yöneltmekle kalmaz, yaşadığı kararsızlık ve şaşkınlık, onu dayanışma oluşturabileceği gruplara katılmasına sebep olur. Bundan önceki dönemlerde öğrenmiş olduğu kurallarla, kişiliğini oluşturacak değer yargıları arasında farklılıklar ve çelişkiler karşısında bocalar ve rol karmaşası yaşamasına neden olur. Ergen bir taraftan yetişkin özelliklerini kazanırken, diğer taraftan toplumun kendisinden beklediği erkek ya da kadın rolünü benimsemekle yükümlüdür. Diğer bir sorunu toplum içinde belirli bir yer almasını sağlayacak olan rolünü belirleyecek; öğrenimine, gelecekteki mesleğine ilişkin kalıcı bir seçim yapma zorunluluğu taşımasıdır.  Kişiliğini belirlemede, ben kimim ve nereye yönelmeliyim, neden sorularının yanıt bulmasına bağlıdır. “ Coleman”  Bu sorulara bireyin sağlıklı ve dengeli yanıtlar bulması için ailenin ve toplumun, gerekli koşulları oluşturmuş olması ile doğrudan ilişkilidir.  Özellikle, olumsuz ebeveyn tutum ve davranışları ile büyüyen gençler, kendine düşman bir dünya içinde kendilerini yetersiz ve güçsüz hisseder ve sürekli değişen ve gelişen dünya içinde kimlik tutarlılığını korumada güçlükler yaşarlar. Bu nedenle bağımlılığı, bağımsızlığa tercih edebilirler. Bireyin aldığı kararları ve sonuçlarının sorumluluğunu yüklenmesini gerektirir. Bu durumda gencin beklentileri, toplumun beklentileri ve baskıları ile çatışır. Bunun sonucu olarak, ergenin davranışları içinde bulunduğu karşıtlıklardan dolayı tutarsız olarak yansıtılır. Bir taraftan bağımsız bir birey olarak kimliğini oluşturmak isterken, diğer taraftan sorumluluklarına karşılık kendi güveninin feda etmeyi göze alamaz ve istemeden de olsa topluma bağımlı kalır. Kendi dünyasına anlam vermeyi gerçeklik üzerine oluşturmak isterken, olanaklara göre belirlemek zorunda kalır. Özellikle çağımızda baş döndürücü hızdaki değişimlere ayak uydurmakta güçlükler yaşayarak, dengesini yitirme tehlikesiyle baş başa kalabilir. Bütün bunlardan yola çıkarak ergenlik dönemi bireyin kişilik gelişiminde kendisi ve ebeveynler için zor ve güç geçen, ikinci kritik dönemidir.

       6. Genç Yetişkinlik Dönemi: “yakın ilişkiler ya da soyutlama”

       Gencin ergenlik döneminin sonu ile orta yaşlara kadar geçen, kimliğinin oturmaya başladığı dönemi kapsar. Bu dönemin başarılı ve sağlıklı atlatılması bir önceki dönemlerde ebeveyn ve toplumca verilen ve kazandırılan kişilik özelliklerinin çevresi ile etkileşimde ve yakın ilişkiler kurmasında başarılı ya da başarısız olmasını sağlar. Çevresi ile sağlıklı yakın ilişkiler kurması halinde, sağlıklı ilişki sevgi, saygı, özveri ve paylaşmayı içerir.  Sevgi cinsellik ve bunun ürünü evlilik ve çocuklar, diğer değişle daha önceki dönemlerdeki bağımlılıktan kurtularak, birisi ile birlikte yaşamak ve diğer insanlarla sağlıklı birliktelikler kurmasına yol açar. Başkaları ile etkileşimde ve sağlıklı ilişkiler kuramaması halinde, rol karmaşası yaşar. Bunun sonucu herhangi birilerine bağlanmaktan, yakın arkadaşlıklar, dostluklar ve cinsel ilişkiler kurmaktan korkar. Şayet uzun süreler bu sorun devam ederse, özelikle yoğun olarak yaşanırsa, genç yetişkin giderek, kendisini diğer insanlardan soyutlayarak, içe kapanır ve bundan sonraki yaşamı sağlıksız, bir o kadar da tehlikeli boyutlara ulaşır ve üretken bir bireye dönüşmesi güçleşebilir.

      7. Yetişkinlik Dönemi: “üretkenlik ya da kısırlık

          Orta yaşlardan olgunluk dönemine kadar devam eden ve kişinin üretkenlik ile kısırlık arasında bir seçimi yaptığı dönemdir. Üretkenlik dar anlamda yalnız çocuk yapmak ya da yetiştirmek anlamından dar bir kapsamda düşünülmemelidir. Üretkenlik bu anlamın dışında toplum içinde bir yer ya da meslek edinmesi, kendini geliştirmesi, gelecek kuşaklara kendisi ile gurur duyulacak, örnek alınacak, rehberlik edecek bir şeyler bırakması ve kendi ailesi dışında toplumsal çevresi ile sağlıklı ilişkilerin kurulması anlamına gelmektedir.  Gerçi evlenmeden ya da çocuk sahibi olmadan da üretken olunabilir. Ancak üretkenliğin tersi kısırlık, yalnız kendi çıkarlarını düşünen, yalnız kendine doyum sağlamak dışında; başkalarını düşünmeyen kişilik yapısının özelliğini tanımlar. 

       8. Olgunluk Dönemi: “benlik bütünleşmesi ya da umutsuzluk”

       Bir önceki dönemlerde başarılı kişilik özellikleri kazanmış ve üretken bir birey olarak doyum yaşamış, hayattan zevk almış, mutlu, başarılı olmuş kısacası yaşamayı seven birey ya da bunun tersi, bir önceki dönemlere saplantılı kişilik özellikleri geliştirerek, mutluluk arayışlarında bulunmuş, yaşamını anlamsız geçirmiş olmanın umutsuzluğu arasında çatışmalar yaşamış kişilik özellikler geliştirilmiştir. Doğuştan, yetişkinliğe ve ölüme kadar ki gelişimin dönemlerinin insan yaşamı açısından önemini, yıllar önce yazdığım ve 2006 yılından beri 2. web siteme 'Bu site' eklediğim; aşağıdaki sözle belirtmek isterim.

      İnsan yaşamında her gelişim döneminin kendine has, belirli bir özelliği  ve güzelliği vardır.  Önemli olan her yaşı, döneme uygun; dolu, dolu yaşamaktır.                               

                                                                                        Psikolog Halil Türkmen

ALFLER ADLER, BİREYSEL KİŞİLİK KURAMI “ 1870 doğdu-1937”

   Adler’ e göre kişilik, bireyin kendisine ve diğer insanlara ve topluma karşı geliştirdiği tutumların ürünü olarak gelişir. Freud’un çoğu görüşlerini benimserken, insan hakkında karamsar görüş ve düşüncelerini eleştirerek, tamamen karşıtı görüşler öne sürmüştür.  Özellikle, insanı yıkıcı bir varlık olarak niteleyen kuramına karşı çıkarak, insanı çeşitli durumlara uyum sağlayabilen, olağanüstü şeyleri başaran, yapıcı ve yaratıcı çabalar gösterme yeteneği olan bir varlık olarak tanımlamıştır.  Davranışın ortaya çıkış nedenlerini, bireyin çevresindeki olaylarda aranmamalı, o anda kişinin yaşadığı olayların ürünü olarak ortaya çıkar.  İnsanın verdiği tepkilerin belirleyicileri, değer yargıları, geliştirdiği tutumlar, ilgi alanları ve düşünceleridir. Davranışların oluşumunda, gerçek olaylardan çok bireyin onları nasıl görüp, yorumladığı önemlidir. Bu nedenle bireyin gerçeği yorumlama biçimini yansıtan düşünceler, bu davranışların başlıca belirleyicileridir.  Bireyin davranışlarına yön veren düşünceler, çevresindeki gerçek olayların simgesel temsilcileridir. Bir olaya ilişkin düşünceler, o olayın soyutlanmış biçimi olduğu için yanılgı olağan bir sonuçtur. İnsan bu yanılgıya rağmen çevresi ile baş edebilir. İnsan bu kavramları, yaşam kargaşası içinde yolunu bulmak için yaratır. Kendisine özgü olan imgelemenin ürünü olan bu düşünceler, yaşamın amaçlarını belirler, duygu ve düşüncelere yön verir. İnsanın en önemli ayırıcı niteliğinin, kişilik bütünlüğünü ve özgünlüğünü gerçekleştirme ve sürdürme; olduğunu ileri sürmüştür. İnsan davranışları, yaşamın ilk gününden başlayarak toplumsal bir yapı içinde gelişir. İnsan kendi algılarını, eylemlerini, düşünce ve görüşlerini oluşturma konusunda doğuştan yeteneklidir. “Yaratıcı Güç”  Yarattığı kavramlar, kendini ve dünyasını anlamlı biçimde temsil eder. Toplumsal ilgi doğuştan var olan yetenektir ve toplumsal ortamda kendiliğinden ortaya çıkar. Aile içince ebeveyn ve diğer aile bireyleri ile geliştirdiği ilişki biçimleri, ilgi, sevgi, yakınlık, paylaşım vb. ebeveynlerin yardımcı olma çabaları, ilerde sevecen, girişim yeteneği olan, yapıcı ve özgüvenini kazanmış, olumlu kişilik özelliklerinin belirlenmesinde rol oynar. “  İnsan Aslında dost ve yardımsever bir varlıktır. “ Çevresi tarafından sömürülen ve itilen, ilgisiz ya da aşırı korunan çocuk “ saldırganlık ve suçlama”  yoğun eksiklik duyguları yaşar ve diğer insanlara karşı sevecenlik geliştiremez ve amaçlarını diğer insanların çıkarlarının karşıtı olarak tasarlar ve onlar üzerinde ezici bir üstünlük kurmayı amaçlar. Her insanda sevgi duygusunun olduğun ancak oranlarının çok farklı olduğunu savunur. Bu nedenle bencillik Freud’un belirttiği gibi biyolojik bir gerçek değil toplumsal bir gelişim kusurudur. Bireyin yaşam biçimi dört beş yaşlarında oluşur ve sonraki yaşam, bu biçime uygun olarak devam ettirilir. Birey, yaşam biçimini geliştirmesinin bir sonucu olarak kendini yaratır. Bu nedenle insan davranışları ancak toplumsal içeriği ile incelenebilir. İnsanın kişiler arası ilişkilerde gösterdiği tepkiler ve toplumsal davranışları önemsenmelidir. İnsanların yaşamına eksiklik duyguları ile başladığını, bu duyguların evrensel olduğunu, herkeste var olduğunu, normal sayılması gerektiğini, ölüme kadar varlığını değişmeden sürdürdüğünü savunur. İnsan bu duygunun varlığını kabul etmez. Bu eksiklik can sıkıcı bir duygu olduğu kadar olumlu bir acıdır ve boşalım arayan bir gerilim durumuna benzer. Bu duygu,  insanın kendini yetersiz bir varlık olarak algılamasını ve düşünmesi sonucu, olumsuz tedirginlik ve gerginlik duyguları yaşanır.  Ancak, bu durumla yüz yüze geldiğinde farkına varılır ve davranışları güdüler, eyleme geçilmesini sağlar. Eksiklik güdüleri yarattığı hoş olmayan durumdan kaçınılamaz ve bu güdüler yaşamı sürdürmek için zorunludur. Bu olumsuzluk üstünlük çabası ile giderilmeye çalışılır. Sağlıklı kişilikli birey, sorunlara güvenli ve gerçekçi biçimde yaklaşır. Yaşam mücadelesinde yenilgiden korkmadığı için karşılaştığın olumsuz durumlar ve gerçeklerden kaçmaz, çaresizlik ve güçlükler onu yapıcı çabalara yöneltir. Sağlıksız insan gerçekçi çabalar yerine yanıltıcı hayal ve düşlere sığınır ve güçlükler ve gerçeklerle yüzleşmemek için zihninde kurguladığı yapay üstünlük dünyası süreç içinde gerçek dünyadan uzaklaştırır. Bu sağlıksız durumun tedavisi, eksiklik karmaşasının bir yanılgı ürünü olduğu açığa çıkarılıp, diğer insanlara rahatça yaklaşması; büyüklük düşlerini terk edici ve yüreklilik ve iyimserliği canlandırıcı ve diğer insanlara yararlı amaçlar geliştirmesi; kendini aşağılama ve küçük görme duygularının şiddet ve yoğunluğunu azaltmak ve kendisini ve diğer insanları sevme ve sağlıklı ilişkiler kurma;  girişim, etkinlik ve eylemde bulunma çabalarını arttırmasına yardım etmek vb. yaşamın anlamını verme gerçeğini kabullenici ve gerçekçi çözümlerle gerçekleşir. Bireye yaşamındaki sorunları çözme ve uygulama sorumluluğu verilmelidir. Bireyin davranışlarını incelerken, bireyin olayları nasıl algıladığı, düşünceleri, amaçları ve diğer öznel tepkileri üzerinde durulmalı ve kendini nasıl değerlendirdiğine önem verilmelidir. “ Onun gözleri ile görebilmeli, onun kulakları ile işitebilmeliyiz.”  diyerek; Davranışların nedenlerini belirlerken, öznel gözlemci olarak kendinin başkalarının gözü ile nasıl görüldüğü ve onların yerine kendini koyarak onların gördüğü gözle kendini görmesi, düşünmesi, hissetmesi ve davranması önemlidir. “Empati”   Bu nedenle, Adler Psikoloji’ yi bir sosyal psikoloji olarak nitelemiş ve görüşleri, Bireysel Psikoloji Kuramı olarak bilinmektedir.

  DEVAM EDECEK:           Yasal Uyarı: Bu kitap ' ın her hakkı, yazarı Psikolog  Halil Türkmen' e aittir. İzinsiz alıntı yapılamaz ve çoğaltılamaz.                                                              



   
Sayfalar : 1